" Uçan Şato | Kitap oku

Uçan Şato

By on Ağustos 22, 2017

ucansatoABDULLAH’IN HAYALLERİ GERÇEK OLUYOR!
Yürüyen Şato’nun yaratıcısı Diana Wynne Jones’un usta kaleminden çıkan yepyeni bir maceraya hazır mısınız?
Genç tüccar Abdullah’ın sıradan hayatı, bir yabancının kendisine sihirli bir halı satmasıyla birlikte altüst olur. Öyle ki, Abdullah hayallerini kurduğu hayatın tam ortasına düşer. Bir gece muhteşem bir bahçede uyanır ve hayallerinin kızı Gece Çiçeği’yle tanışır. Ancak, görür görmez âşık olduğu bu güzeller güzeli prenses kötü bir cin tarafından Abdullah’ın gözleri önünde kaçırılır. Böylece kahramanımız macera dolu bir takibe başlar.
Bu öyle bir maceradır ki, bir sürü sıradışı karakter de işin içine girer: aksi bir sihirli halı, sinirli bir şişe cini, düzenbaz bir asker ve dik kafalı bir kara kedi. Acaba bu renkli tayfa kötü cinin gizemli evini bulup prenseslerle dolu şatoyu kurtarabilecek midir?
“Yürüyen Şato’nun devamı niteliğindeki bu coşkulu roman, mizahi öğeleri ve heyecanıyla bir önceki romanı aratmıyor.”

***

1
Abdullah Bir Halı Alıyor
Çok çok güneydeki Ingary diyarında, Raşput Sultanlığındaki Zanzib şehrinde Abdullah adında genç bir halı tüccarı yaşardı. Bir tüccara göre zengin değildi. Babası Abdullah’la ilgili hayal kırıklığına uğramış ve öldüğünde ona sadece Çarşı’nın kuzeybatı köşesinde bir çadır alıp donatmasına yetecek kadar para bırakmıştı. Babasının servetinin geri kalanı ve Çarşı’nın ortasındaki kocaman halı dükkanı ise babasının ilk karısının akrabalarına kalmıştı.
Abdullah’a babasını neden hayal kırıklığına uğrattığından hiç bahsedilmemişti. Bunun Abdullah’ın doğumu sırasında ortaya atılan bir kehanetle ilgisi olduğu söyleniyordu. Fakat Abdullah konuyu derinlemesine araştırmak için hiç uğraşmamıştı. Onun yerine küçük yaşlardan itibaren kehanetle ilgili hayaller kurmuştu. Hayallerinde ulu bir prensin uzun yıllar önce kaybettiği oğluydu, ki bu da babasının gerçekten babası olmadığı anlamına geliyordu. Bunun gerçeklikle bir alakası yoktu kesinlikle ve Abdullah da durumun farkındaydı. Herkes ona hık demiş babasının burnundan düşmüş olduğunu söylerdi. Aynaya baktığında da ince, şahini andıran bir yüze sahip, oldukça yakışıklı bir genç adam görüyor ve babasının gençlik haline çok benzediğini biliyordu, tabii babasının gür bıyığına karşın kendi üst dudağında yakında çoğalacaklarını umduğu topu topu altı tane kıl bulunması hariç.
İnsanlar maalesef bir konuda daha hemfikirdiler: Abdullah’ın karakterinin hayalperest, ürkek ve herkesi büyük hayal kırıklığına uğratmış annesine -babasının ikinci karısına- çektiği konusunda. Abdullah bu durumdan pek de rahatsız sayılmazdı. Bir halı tüccarının yaşamında cesarete yönelik pek fırsat olmazdı ve Abdullah da halinden memnundu. Satın aldığı çadır küçük olmasına rağmen konumu iyi çıkmıştı. Zengin insanların güzel bahçelerle çevrili kocaman evlerinde yaşadıkları Batı Mahallesinden fazla uzak değildi. Daha da iyisi, halı ustaları kuzeydeki çölden Zanzib’e geldiklerinde ilk olarak Çarşı’nın o kısmına uğruyorlardı. Hem zenginler hem de halı ustaları genelde Çarşı’nın ortasındaki büyük dükkanları tercih ederlerdi, fakat pek çoğu, genç bir halı tüccarına ait çadırın önünde duraklamaya da hazırdı, hele hele o genç tüccar önlerini kesip fırsatlar ve indirimler sunar, üstelik de bunu son derece kibar bir dille yaparsa.
Abdullah bu sayede sık sık en kaliteli halıları henüz başkaları görmeden alabiliyor ve üstüne kâr koyarak satabiliyordu. Alış ve satışlar arasında da çadırında oturup hayal kurmaya devam ederdi. Abdullah halinden hoşnuttu. Aslında hayatındaki tek sorun kaynağı, babasının ilk karısının akrabalarıydı. Bunlar ayda bir yanına uğrayarak ona kusurlarını sayıp dökerlerdi.
“Ama kazandığın parayı hiç biriktirmiyorsun!” diye mukadder bir günde haykırdı Abdullah’ın babasının ilk karısının erkek kardeşinin oğlu, Abdullah’ın nefret ettiği Hakim.
Abdullah eline geçen parayı daha iyi bir halı almakta kullanmayı âdet edindiğini açıkladı. Böylece tüm parası stokuna bağlanıyorsa da, giderek daha iyi bir stoka sahip oluyordu. Elinde avucunda geçinip gitmesine yetecek kadar vardı. Ve babasının akrabalarına açıkladığı gibi, evli olmadığı için daha fazlasına ihtiyaç duymuyordu.
“Eh, evlenmenin vakti geldi de geçiyor!” diye haykırdı Abdullah’ın babasının ilk karısının kız kardeşi, Abdullah’ın Hakim den bile çok nefret ettiği Fatma. “Daha önce söyledim, gene söylüyorum… senin gibi genç bir adamın şimdiye kadar iki karısı olmalıydı!” Ve Fatma akıl vermekle yetinmeyerek bu sefer onun için eş bakacağını duyurdu. Teklifi Abdullah’ı tir tir titretmeye yetti.
“Hem stokun değer kazandıkça soyulma ihtimalin de artar. Veya çadırında yangın çıkarsa daha çok kaybedersin. Hiç bunları düşündün mü?” diye başının etim yedi Abdullah’ın babasının ilk karısının amcasının oğlu, Abdullah’ın ilk iki akrabasının toplamından bile fazla nefret ettiği Asaf.
Abdullah onu hep çadırda uyuduğu ve fener yakarken çok dikkatli davrandığı konusunda temin etti. Bu sözler üzerine babasının ilk karısının üç akrabası da kafasını aynı anda iki yana sallayarak cık cıkladı ve çekip gitti. Bu genellikle Abdullah’ı bir ay daha rahat bırakacakları anlamına geliyordu. Abdullah rahatlayarak iç geçirdi ve hayal kurmaya kaldığı yerden devam etti.
Kurduğu hayal artık aşırı derecede ayrıntılıydı. Abdullah o hayalde kudretli bir prensin oğluydu. Prens o kadar doğuda yaşıyordu ki, Zanzib’de kimse onu tanımıyordu. Fakat iki yaşındayken Abdullah Kabul Akba adlı alçak bir haydut tarafından kaçırılmıştı. Kabul Akba akbabanın gagası gibi kanca şeklinde bir burna sahipti ve burun deliklerinden birine altın bir hızma takılıydı. Kabzası gümüş kaplı tabancasıyla Abdullah’ı korkuturdu ve sarığında ona insanüstü güçler veriyormuş gibi görünen bir kantaşı vardı. Abdullah ondan o kadar çok korkmuştu ki çöle kaçmış ve orada şimdi babası dediği bir adam tarafından bulunmuştu. Hayalde Abdullah’ın babasının hayatı boyunca çöle hiç gitmemiş olmasına yer verilmiyordu; hattâ Zanzib’den çıkacak olanın aklından zoru olduğunu sık sık söylerdi. Buna karşın Abdullah iyi yürekli halı tüccarı tarafından bulunmadan önce aç, susuz, perperişan bir halde yaptığı kâbus gibi yolculuğun her noktasını kafasında canlandırabiliyordu. Aynı şekilde, yeşil mermerlerle kaplı taht odasından kadınlar bölümüne, hattâ mutfaklarına kadar, kaçırıldığı sarayı tüm ihtişamı ve ayrıntısıyla hayal edebiliyordu. Sarayın çatısında her biri dövülmüş altınla kaplı yedi kubbe bile yer almaktaydı.
Fakat hayal son zamanlarda Abdullah’ın doğar doğmaz sözlendiği prenses üzerinde yoğunlaşıyordu. Kız da Abdullah kadar asildi ve onun yokluğunda mükemmel yüz hatlarına ve kocaman, buğulu, kapkara gözlere sahip, güzeller güzeli bir kız olup çıkmıştı. Abdullah’ınki kadar zengin bir sarayda yaşıyordu. Saraya iki kenarında melek heykelleri dizili olan bir caddeden ve mermer kaplı yedi meydandan geçerek giriliyordu. Meydanların her birinin ortasında yakuttan başlayıp zümrütlerle süslü platine kadar birbirinden değerli malzemelerle yapılmış birer çeşme bulunuyordu.
Ancak bu düzenleme o gün Abdullah’ı tatmin etmedi. Ne zaman babasının ilk karısının akrabaları tarafından ziyaret edilse bu hisse kapılırdı. Aklına iyi bir sarayın muhteşem bahçelere sahip olması gerektiği geldi. Bahçeler hakkında çok az şey bilse de Abdullah onlara bayılırdı. Tecrübesinin büyük bölümü, Zanzib’in çimleri ezik ve çiçeği az umumi parklarından geliyordu. Abdullah bazen tek gözlü Cemal’e çadıra göz kulak olması için para yetiştirebilirse öğle yemeğine ayırdığı vakti oralarda geçirirdi. Cemal yan taraftaki kızarmış yiyecek çadırım işletiyor ve yaklaşık bir sikke karşılığında köpeğini Abdullah’ın çadırının önüne bağlıyordu. Abdullah bu durumun kendisine doğru düzgün bir bahçe icat etme vasfı sağlamadığının fazlasıyla farkındaydı, fakat Fatma’nın seçeceği iki eşi düşünmektense kendini prensesiyle beraber rüzgarda salınan eğreltiotlarının ve mis kokulu patikaların arasında kaybetmeyi yeğliyordu.
Daha doğrusu yeğlerdi. Abdullah hayal kurmaya daha yeni başlamışken kollarında rengi solmuş bir halı tutan uzun boylu ve pasaklı bir adam geldi.
“Halı alıp satıyor musun, ey büyük bir evin oğlu?” diye sordu yabancı hafifçe eğilip selam vererek.
Alıcılarla satıcıların birbirleriyle hep çok resmi ve ağdalı bir dille konuştukları Zanzib’de halı satmak isteyen biri için bu adamın tavırları hayret verecek denli kabaydı. Ayrıca Abdullah daldığı hayallerden zorla çıkarıldığına da kızmıştı. Lafı fazla uzatmadan cevap verdi: “Dediğin doğru, ey çöllerin kralı, Bu sefil tüccarla alışveriş yapmak mı istersin?”
“Alışveriş değil, satış, ey paspasların efendisi,” diye onu düzeltti yabancı.
Paspaslar ha! diye aklından geçirdi Abdullah. Bu bir hakaretti. Abdullah’ın çadırının önünde sergilenen halılar arasında Ingary’den -ya da Zanzib’deki adıyla Oçinstan’dan- getirilmiş çiçek desenli ve püsküllü nadide bir parça bulunuyordu. Ayrıca Sultan’ın bile sarayındaki küçükçe odalardan birine konmasına karşı çıkmayacağı Inhico ve Farktan’dan gelen en az iki hah da içerideydi. Fakat Abdullah tabii ki bunu dile getiremezdi. Zanzib’de böbürlenmeye iyi gözle bakılmazdı. Onun yerine soğuk bir edayla, azıcık eğilerek selam verdi. “Mütevazı ve virane işletmem sana aradığını sunabilir, ey gezginlerin şahı,” dedi ve bunu söylerken de gözlerini yabancının kirli çöl kaftanında, burnunun kenarındaki paslı hızmada ve başındaki yırtık pırtık başlıkta gezdirdi.
“Viraneden de beter, yer kilimlerinin ulu satıcısı,” diyerek hemfikir oldu yabancı. Adam, rengi soluk halısının bir ucunu, o sırada balık kokan mavi dumanlar arasında ahtapot kızartan Cemal’e doğru savurdu. “Komşunun saygıdeğer meşguliyeti mallarına sinmiyor mu,” diye sordu, “ahtapotun kendine has o kokusuyla?”
Abdullah’ın içini öyle bir hiddet kapladı ki, bunu saklamak için ellerini ezik bir tavırla ovuşturması icap etti. İnsanların böyle şeyleri dile getirmeleri hiç yakışık almazdı. Hem yabancının kollarındaki soluk renkli, eski püskü kilim göz önüne alındığında hafif bir ahtapot kokusu, yabancının satmaya çalıştığı mala değer katabilirdi bile. “Bu naçizane hizmetkarın, sahibi olduğu çadıra bol bol parfüm sıkmayı ihmal etmiyor, ey bilgeler bilgesi prens,” dedi Abdullah. “Umarım prens burnunun o destansı hassasiyetiyle bu sefil tüccara acır da malını göstermeye tenezzül eder.”
“Elbette ederim, ey kaktüsler arasındaki lale,” diye karşılık verdi yabancı. “Yoksa niye burada olayım?”
Abdullah perdeleri gönülsüzce aralayıp adamı çadırın içine buyur etti. Ortadaki direğe asılı feneri yaktıysa da, havayı şöyle bir kokladıktan sonra bu adam için tütsü heba etmemeye karar verdi. İçerisi dünkü tütsülerle yeterince kokuyordu zaten. “Değersiz gözlerimin önüne ne gibi harikalar sereceksin?” diye kuşkuyla sordu Abdullah.
“Bunu, fırsatların avcısı!” dedi adam ve hünerli bir hareketle halıyı yere açtı.
Abdullah da bunu yapabilirdi. Halı tüccarları böyle şeyleri zamanla öğrenirlerdi. Yabancının hareketinden pek de etkilenmemişti. Ellerini fazlasıyla yaltakçı bir tavırla kaftanının yenlerine sokup malı inceledi. Halı büyük değildi. Açıldığında Abdullah onun düşündüğünden de hırpani olduğu gördü. Tek özelliği sıradışı deseniydi -daha doğrusu solup gitmese öylece olacaktı. Geriye kenarları lime lime olmuş, kir pas içinde bir şey kalmıştı.
“Maalesef bu fukara tüccar şu süslü halıya en fazla üç bakır sikke ödeyebilir,” diye açıkladı Abdullah. “Boş ceplerimin sınırı bu. Zor günler geçiriyoruz, ey develer kaptanı. Ücret uygun mudur?”
“BEŞ YÜZ isterim,” dedi yabancı.
“Ve?” dedi Abdullah.
“ALTIN sikke,” diye ekledi yabancı.
“Gelmiş geçmiş bütün çöl haydutlarının prensi şaka yapıyor olmalı,” dedi Abdullah. “Veya belki de küçük çadırımı kızarmış ahtapot kokusu haricinde yetersiz bulup gitmek ve daha zengin bir tüccarın kapısını çalmak istiyordur?”
“Pek sayılmaz,” dedi yabancı. “Tabii ilgilenmiyorsan giderim, ey balıkçılar komşusu. Ancak bunun sihirli bir halı olduğunu da belirteyim.”
Abdullah bunu daha önce de duymuştu. Önünde kavuşturduğu ellerinin üzerinden eğilerek selam verdi. “Halılarda saklı olduğu söylenen erdemler çok ve çeşitlidir,” diye katıldı adama. “Kumlar şairi bundaki erdemin ne olduğunu söyler? Bir adam evine geldiğinde onu karşılar mı? Yuvasına huzur mu getirir? Yoksa,” diyerek halının yıpranmış ucunu ayağıyla manalı bir şekilde dürttü, ”asla ve asla eskimez mi?”
“Uçar,” dedi yabancı. “Sahibi nereye emrederse oraya uçar, ey dar kafalıların en dar kafalısı.”
Abdullah adamın yüzündeki, çölün bıraktığı derin izlere baktı. Küçümseyici bir ifade o izleri daha da derinleştiriyordu. Abdullah bu adamdan en az babasının ilk karısının amcasının oğlu kadar hoşlanmadığına karar verdi. “Bu kuşkucuyu inandırman gerek,” dedi. “Eğer halı marifetlerini sergileyebilirse, ey yalancılar padişahı, bir anlaşmaya varabiliriz.”
“Seve seve,” dedi uzun boylu adam ve halının üstüne çıktı.
Tam o anda yan taraftaki kızarmış yiyecek çadırında alışıldık bir patırtı çıktı. Herhalde bir sokak çocuğu biraz ahtapot çalmaya kalkışmıştı. Sebep ne olursa olsun, Cemal’in köpeği havlamaya ve Cemal de dahil bir sürü kişi avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı; tencere tavaların tıngırtısı ve sıcak yağın cızırtısı sesleri neredeyse bastırıyordu.
Düzenbazlık Zanzib’de hayatın bir parçasıydı. Abdullah dikkatini bir an bile bu yabancının ve halısının üzerinden ayırmadı. Adamın Cemal’e dikkat dağıtması için para ödemiş olması mümkündü. Zaten Cemal’i tanıyormuş gibi ismini birkaç kez kullanmıştı. Abdullah gözünü adamın uzun boylu suretinde ve özellikle de ayaklarının altındaki kirli halıda tuttu. Fakat göz ucuyla adamın yüzüne bakmayı da ihmal etmediğinden dudaklarının oynadığını gördü. Hassas kulakları, yan taraftan gelen gürültüye rağmen iki ayak yukarı sözcüklerini bile yakaladı. Halı yerden rahatça yükselerek Abdullah’ın dizleriyle aynı seviyeye çıktı ve yabancının eski püskü başlığı çadırın tavanına değmeden havada asılı kaldı. Abdullah’ın gözleri halının altında olabilecek çubuklar aradı. Tavana ustaca tutturulmuş kancalar aradı. Feneri tutup eğdi ki, ışık halının hem üstüne hem de altına vursun.
Bu sırada yabancı da yüzünde aşağılayıcı bir ifadeyle, kollarını kavuşturmuş bir vaziyette duruyordu. “Gördün mii?” dedi adam. “Kuşkucuların en yamanı artık ikna oldu mu? Havada asılı mıyım, değil miyim?” Anlaşılması için bağırması gerekiyordu. Yandan gelen sesler hâlâ sağır ediciydi.
Abdullah görebildiği kadarıyla, halının herhangi bir destek olmaksızın havada durduğunu itiraf etmek zorundaydı. “İkna oldum sayılır,” diye bağırarak cevap verdi. ”Gösterinin bir sonraki safhasında sen halıdan ineceksin ve yerine ben geçeceğim.”
Adam kaşlarını çattı. “Niye ki? Gözlerinin gördüğü kanıta diğer duyuların ne katabilir ki, ey şüphenin ejderi?”
“Halı kişiye özel olabilir,” diye bağırdı Abdullah, “tıpkı bazı köpekler gibi.” Cemal’in köpeği dışarıda havlamaya devam ediyordu, o yüzden Abdullah’ın aklına bu örneğin gelmesi son derece doğaldı. Cemal’in köpeği Cemal hariç kendisine dokunan herkesi ısırırdı.
Yabancı iç geçirdi. “Aşağı,” dedi ve halı nazikçe yere alçaldı. Adam halının üstünden inip Abdullah’ı buyur etti. “Gönlünce deneyebilirsin, ey kurnazlığın şeyhi.” Abdullah büyük bir heyecanla halıya çıktı. “İki ayak yüksel,” dedi genç adam -daha doğrusu bağırdı. Gürültüye bakılırsa Şehir Gözcüleri neden muhafızlar Cemal in çadırına gelmişlerdi. Silahlarını birbirine vurup bas bas bağırarak neler olduğunu soruyorlardı.
Ve halı Abdullah’a itaat etti. Yerden iki ayak yükselerek Abdullah’ın midesini ağzına getirdi. Genç adam alelacele çöktü. Halının üzerinde çok rahat oturuluyordu. Halı gergin bir hamak gibiydi. “Bu ağır çalışan kafa ikna olmaya başlıyor,” diye itiraf etti yabancıya. “Fiyat ne kadar demiştin, ey cömertlik abidesi? İki yüz gümüş müydü?” ”Beş yüz ALTIN,” dedi yabancı. “Halıya alçalmasını söyle de meseleyi konuşalım.”
Abdullah halıya, “Alçal ve yere in,” dedi. Halı hemen söyleneni yaparak Abdullah’ın kafasındaki bir şüpheyi daha sildi; Abdullah, halıya ilk çıktığında yabancının ilaveten bir şeyler söylediğinden, fakat yan taraftan gelen gürültü yüzünden kendisinin söylenenleri duyamadığından kuşkulanmıştı. Delikanlı hızla ayağa kalktı ve pazarlık başladı. “Kesemden çıksa çıksa yüz elli altın çıkar,” diye açıkladı, “o da ters yüz edip salladığımda.”
“Öyleyse diğer keseni getirmeli, hattâ yatağının altına bakmalısın,” diye karşılık verdi yabancı. “Zira cömertliğimin sınırı dört yüz doksan dokuz altındır. Zaten mecbur kalmasam satmazdım.”
“Sol ayakkabımın tabanından kırk beş altın daha çıkartabilirim,” diye atıldı Abdullah. “O parayı acil durumlar için saklıyordum ve elimde avucumda ne varsa hepsi bu.” ”Bir de sağ ayakkabına bak,” cevabını verdi yabancı. ”Dört yüz elli.”
Pazarlık böyle sürüp gitti. Yabancı, bir saat sonra çadırdan 210 altın sikkeyle ayrılarak Abdullah’ı eski püskü ama hakiki görünen bir uçan halının gururlu sahibi olarak bıraktı. Genç adamın aklını hâlâ kurt kemirmekteydi. Birinin, hattâ fazla şeye ihtiyaç duymayan bir çöl seyyahının bile hakiki -fakat maalesef yıpranmış- bir sihirli halı için 400 altından aşağısını kabul edeceğine inanamıyordu. Böyle bir halı son derece faydalı olup bir deveden bile iyiydi, çünkü halıyı beslemeye gerek yoktu -ve iyi bir deve en az 450 altın ederdi.
Bu işte bir iş olmalıydı. Abdullah’ın kulağına bir hile çalınmıştı. Bu hile genellikle atlarda veya köpeklerde kullanılırdı. Adamın biri çıkıp iyi niyetli bir çiftçiye ya da avcıya şaşırtıcı derecede düşük fiyata muhteşem bir hayvan satar, sebep olarak da kendisiyle açlık arasında duran tek şeyin o hayvan olduğunu söylerdi. Sevinçten dört köşe olan çiftçi (ya da avcı) atı o akşam bir ahıra (veya köpeği köpek kulübesine) koyardı. Sabahleyin hayvanın yerinde yeller eserdi; yularından (veya tasmasından) kurtulması öğretilen hayvan gece vakti kaçıp sahibine dönerdi. Abdullah’a göre yeteri kadar itaatkar bir halı da aynı şekilde eğitilebilirdi. Bu yüzden genç adam çadırından çıkmadan önce sihirli halıyı çatıyı yerinde tutan direklerden birine büyük bir dikkatle sarıp bir kangal ipi etrafına tekrar tekrar doladı, sonra da ipin ucunu duvarın dibindeki demir kazıklardan birine bağladı.
“Bence bundan kaçman hiç de kolay olmayacak,’’ dedi halıya ve yiyecek çadırında neler döndüğünü öğrenmek üzere dışarı çıktı.
Komşu çadır artık sessiz ve derli topluydu. Cemal tezgahında oturmuş, köpeğine kederle sarılıyordu.
“Neler oldu?” diye sordu Abdullah.
“Birkaç hırsız çocuk ahtapotumu düşürdü,” dedi Cemal. “Bütün günün sermayesi çöpe gitti!”
Abdullah yaptığı alışverişten o kadar memnundu ki, başka ahtapot alması için Cemal’e iki gümüş sikke verdi. Cemal minnetle ağlayarak ona sarıldı. Köpeği sadece Abdullah’ın dini ısırmamakla kalmadı, onu bir de yaladı. Abdullah gülümsedi. Hayat güzeldi. Köpek çadırını korurken o da ıslık çalarak kamını güzelce doyurmaya yollandı.
Akşam Zanzib’in kubbelerinin ve minarelerinin arkasındaki gökyüzünü kızıla boyarken Abdullah ıslık çalmayı sürdürerek geri döndü. Halıyı çok yüksek bir fiyattan Sultan’ın ta kendisine satmayı planlamıştı. Halıyı tam da bıraktığı yerde buldu. Yoksa Baş Vezir’in huzuruna çıkması daha mı iyi olurdu, diye kafasından geçirdi yıkanırken. Vezir halıyı Sultan’a hediye etmek isteyebilir, böylelikle Abdullah daha bile çok para isteyebilirdi. Halının ne kadar değerli olduğunu düşünürken yularından kaçması öğretilmiş atın hikâyesi tekrar kafasını kurcalamaya başladı. Entarisini giyerken hayalinde halının kıvrıla büküle kurtulduğunu canlandırdı. Eski ve esnek bir halıydı. Herhalde çok iyi eğitilmişti. İplerden kurtulması kesin gibiydi. Kaçamasa bile, Abdullah kafasını kemiren kurt yüzünden gece boyunca uyuyamayacağını biliyordu.
Sonunda ipi dikkatle kesip halıyı yatağı olarak kullandığı en değerli kilimlerden oluşan yığının üstüne serdi. Çölden esen soğuk rüzgarlar çadırın içine kadar girdiğinden kafasına kukuletasını taktı, battaniyesini üzerine serdi, feneri söndürdü ve uyudu.

2
Abdullah Genç Bir Hanım Sanılıyor
Abdullah uyandığında kendini hayalini kurduklarının tümünden daha güzel bir bahçedeki bir sette, halının üstünde yatarken buldu.
Abdullah rüya gördüğünden emindi. O kaba saba yabancı tarafından rahatsız edilmeden önce hayalini kurmaya çalıştığı bahçe işte tam karşısında duruyordu. İşte yükseklerdeki dolunay, bembeyaz ışığıyla çevredeki çimenlere serpiştirilmiş mis kokulu yüzlerce çiçeği aydınlatıyordu. Ağaçlardan sarkan yuvarlak, sarı fenerler, ayın yarattığı koyu siyah gölgeleri dağıtmaktaydı. Abdullah bunun çok hoş bir fikir olduğunu düşündü. Beyaz ve sarı iki ışık sayesinde yattığı çimenliğin biraz ilerisindeki zarif sütunlar tarafından desteklenen sarmaşık revaklarını görebiliyor, onun arkasında bir yerde ise gizli bir su şırıl şırıl akıyordu.
Manzara o denli hoş ve iç açıcıydı ki, Abdullah ayağa kalkıp gizli suyu aramaya koyuldu; yıldız biçimli goncaların yüzüne sürtündüğü, çana benzer çiçeklerin en hafif ve baş döndürücü kokuları saldığı revaklar boyunca gezdi. Abdullah rüyadaki insanların yaptıkları gibi, kâh kocaman bir zambağı elledi, kâh solgun güllerin arasına zevkle karıştı. Daha önce hiç böylesine güzel bir rüya görmemişti.
Üzerleri çiğ taneleriyle kaplı eğreltiotuna benzer bir dizi kocaman bitkinin arkasında bulduğu su, bir başka çimenlikteki basit bir mermer çeşmeydi. Çalılara gerilmiş iplerden sarkan fenerler çeşmeyi aydınlatıyor, akan suyu altın ve gümüş renklerdeki hilallerden oluşan bir harikaya dönüştürüyordu. Abdullah büyülenmişçesine ona doğru yürüdü.
Rüyasının bir tek eksiği vardı ve en iyi rüyalarda olduğu gibi onu da karşısında bulması çok sürmedi. Muhteşem güzel bir kız, çıplak ayaklarıyla ıslak çimlere basarak çimenliğin öteki tarafından genç adamı karşılamak için yaklaştı. Etrafında uçuşan tül kıyafeti onun tıpkı Abdullah’ın hayallerindeki prenses gibi ince gösteriyordu. Abdullah’a yaklaştığında genç adam kızın yüzünün, hayallerindeki prensesin aksine, oval olmadığını, ayrıca kocaman ve kapkara gözlerinin de o denli buğulu durmadığını gördü. O gözler şimdi Abdullah’ın yüzünü bariz bir ilgiyle inceliyordu. Abdullah hayalinin üzerinde alelacele bir değişiklik yaptı, zira kız çok güzeldi. Ve konuştuğunda çeşmedeki su gibi yumuşacık ve neşe dolu çıkan sesi, Abdullah’ın kafasında kurup kurabileceği en güzel sesti.
“Sen yeni hizmetkar mısın?” dedi kız.
Rüyalarda insanlar sahiden de tuhaf şeyler soruyorlar, diye kafasından geçirdi Abdullah. “Hayır, hayallerimin şaheseri,” dedi delikanlı. “Bil ki ben uzaklardaki bir prensin kayıp oğluyum.”
“Ah,” dedi kız. “O zaman işler değişir. Bu, senin benden farklı bir kadın olduğun anlamına mı geliyor?” Abdullah hayallerinin kızına şaşkın gözlerle baktı. ”Ben kadın falan değilim!” dedi.
“Emin misin?” diye sordu kız. “Ne de olsa elbise giyiyorsun.”
Abdullah aşağı baktığında üzerinde entarisi olduğunu gördü. “Bu yalnızca benim yerel kıyafetim,” dedi aceleyle. “Ülkem buradan çok uzaklarda. Bir erkek olduğuma dair seni temin ederim.”
“Ah, hayır,” dedi kız kuşku barındırmayan bir sesle. “Erkek olamazsın. Şeklin şemailin buna uygun değil. Erkekler senden iki kat daha kalın ve göbeklidir. Ayrıca suratları gri kıllarla kaplıdır ve kel kafaları pırıl pırıl parlar. Senin kafanda ise bende olduğu gibi saç var ama yüzünde neredeyse hiç yok.”
Bu sözlerden alınan Abdullah bir eliyle üst dudağındaki altı tel kıla dokunurken kız, “Yoksa şapkanın altında çıplak bir kafan mı var?” diye sordu.
“Tabii ki hayır,” dedi gür, dalgalı saçlarından gurur duyan Abdullah. Elini kafasına götürüp kukuletasını çıkardı. “Bak,” dedi genç adam.
“Ah,” dedi kız. Sevimli yüzünde şaşkın bir ifade vardı. “Saçların neredeyse benimkiler kadar hoş. Anlamıyorum.”
“Ben de anladığımdan emin değilim,” dedi Abdullah. “Acaba fazla erkek görmemiş olabilir misin?”
“Elbette ki hayır,” dedi kız. “Budalalık etme. Sadece babamı görmüşlüğüm var! Ama onu epeyce gördüm, bu yüzden neyden bahsettiğimi biliyorum.”
“Yani hiç dışarı çıkmaz mısın?” diye çaresizce sordu Abdullah.
Kız güldü. “Çıkarım. Zaten şu an dışarıdayım. Bu benim gece bahçem. Güneşe çıkıp güzelliğim bozulmasın diye babam yaptırdı.”
“Yani şehre inip insanları görmez misin demek istiyorum,” diye açıkladı Abdullah.
“Şey, hayır, daha değil,” diye itirafta bulundu kız. Durumdan biraz rahatsız olmuşçasına Abdullah’a hızla sırt çevirip yürüdü ve çeşmenin kenarına oturdu. Sonra dönüp ona baktı ve, “Babam evlendikten sonra belki dışarı çıkıp şehri görebileceğimi söylüyor -tabii kocam izin verirse- ama göreceğim yer bu şehir olmayacak. Babam beni Oçinstan’dan bir prensle evlendirmeye hazırlanıyor. O zamana kadar bu duvarların arasında kalmak zorundayım,” dedi.
Abdullah Zanzib’deki çok zengin bazı kimselerin kızlarını -ve hattâ eşlerini de- o kocaman evlerinin içine esir gibi hapsettiklerini duymuştu. Hattâ Abdullah, babasının ilk karısının kız kardeşi Fatma’nın da kocası tarafından aynı şekilde tutulmasını dilemişti. Fakat şimdi rüyasında bu âdet tamamıyla mantıksız geliyor ve bu güzeller güzeli kıza büyük bir haksızlık gibi görünüyordu. Normal bir genç adamın neye benzediğini bilmemesi inanılır şey değildi!
“Sormamı bağışla, ama sakın şu Oçinstanlı prens yaşlı ve biraz da çirkin olmasın?” dedi genç adam.
“Şey.” dedi kız kendinden emin olmadığım belli ederek. “babanı tıpkı kendisi gibi onun da olgunluk çağında okluğunu söylüyor. Ama bana kalırsa sorun erkeklerin vahşi tabiatında yatıyor. Babam diyor ki başka bir erkek beni Prensten önce görecek olursa bana anında aşık olurmuş ve beni kaçırmaya kalkarmış, ki bu da doğal olarak babamın planlarını bozar. Babam çoğu erkeğin hayvandan farksız olduğunu söylüyor. Sen hayvan mısın?”
“Hiç de değil,” dedi Abdullah.
“Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi kız ve başını kaldırıp Abdullah’a büyük bir endişeyle baktı. “Pek de hayvan gibi görünmüyorsun. Bu da sahiden bir erkek olmadığına dair bende şüphe uyandırıyor.” Anlaşılan bu kız bir fikre kapıldıktan sonra ondan bir türlü vazgeçmeyen insanlardandı. Genç kız biraz düşündükten sonra, “Acaba ailen kendince bir sebepten dolayı seni bir yalana inandırarak büyütmüş olabilir mi?” diye sordu.
Abdullah kıza önce kendine bakmasını söylemek isterdi, fakat böyle bir davranış kaba olacağından başını iki yana sallamakla yetinip kızın kendisi için bu kadar endişelenmesinin ne kadar cömertçe olduğunu ve yüzündeki endişenin onu nasıl daha da güzelleştirdiğini düşündü. Çeşmeden yansıyan altın sarısı ve gümüşi ışıkta gözlerinin şefkatle parlaması da cabasıydı.
“Belki de sebep uzaklardaki bir ülkeden gelmiş olmanla alakalıdır,” diyen kız, çeşmede oturduğu yerin hemen yanını işaret etti. “Otur da bana her şeyi anlat.”
“Önce bana adını söyle,” dedi Abdullah.
“Saçma bulacaksın,” dedi kız endişeyle. “Bana Gece Çiçeği derler.”
Abdullah’a göre bu isim hayallerindeki kız için mükemmeldi. Kızı hayran gözlerle süzdü. “Benim adım da Abdullah,” dedi.
“Sana bir erkek ismi bile vermişler!” diye gücenmişçesine çıkıştı Gece Çiçeği. “Lütfen otur.”
Abdullah mermer havuzun kenarına, kızın hemen yanma oturdu ve bunun ne kadar da canlı bir rüya olduğunu düşündü. Üstüne oturduğu taş soğuktu. Çeşmeden sıçrayan sular entarisini ıslatıyor ve Gece Çiçeği’nden yükselen mis gibi gülsuyu kokusu, bahçedeki çiçeklerin kokularına çok gerçekçi bir biçimde karışıyordu. Fakat madem ki bu bir rüyaydı, burada Abdullah’ın hayalleri de gerçeğin ta kendisiydi. Bu yüzden Abdullah bir prens olarak yaşadığı sarayı, Kabul Akba tarafından nasıl kaçırıldığını ve çöle kaçıp bir halı tüccarınca bulunuşunu bir bir anlattı.
Gece Çiçeği onu halden anlar bakışlarla dinledi. “Ne kadar korkunç! Ne kadar meşakkatli!” dedi kız. “Sakın üvey baban haydutlarla anlaşıp seni kandırmış olmasın?” Rüya görüyor olmasına rağmen, Abdullah kızın sempatisini yalan dolanla kazandığını düşünüyordu. Babasının Kabul Akba’nın adamı olabileceğini doğrulayıp konuyu değiştirdi. “Senin babana ve onun planlarına dönelim,” dedi. “Şu Oçinstanlı Prens’i başka erkeklerle kıyaslamadan onunla evlenmen bana tuhaf geliyor. Onu sevip sevmediğini nasıl anlayacaksın?”
“Doğru söylüyorsun,” dedi kız. “Ben de bazen bu konuda endişeye kapılıyorum.”
“Bak sana ne diyeceğim,” diye konuştu Abdullah. “İstersen yarın akşam yanımda bulabildiğim kadar çok erkek resmiyle beraber geri döneyim. Böylece Prens’i kıyaslayabileceğin birileri olur.” Rüya olsun olmasın, yarın geri döneceğine dair Abdullah’ın kafasında en ufak bir kuşku yoktu. Bu resim fikri de geri dönmesi için uygun bir bahane sağlıyordu.
Gece Çiçeği ellerini dizlerinden ayırmadan ileri geri sallanarak teklif üzerinde kafa yordu. Abdullah kızın aklından sıra sıra geçen gri sakallı, şişman, kel erkekleri görür gibiydi.
“Seni temin ederim ki,” dedi genç adam, “erkekler çok farklı şekil ve boylara sahiptirler.”
“Öyleyse yapacağın şey çok eğitici olabilir,” diye hemfikir oldu kız, “En azından bana seni tekrar görmek için bir bahane sağlar. Sen bugüne dek tanıştığım en kibar insanlardan birisin.”
Bu sözler Abdullah’ı ertesi gün geri dönmeye iyice azimlendirdi. Kendi kendine kızı bu kadar cahil bırakmanın yanlış olacağını söylüyordu. “Ben de senin için aynı şeyi düşünüyorum,” dedi utangaç bir edayla.
Gece Çiçeği gitmek üzere ayağa kalkarak Abdullah’ı üzdü. “Artık içeri girmek zorundayım,” dedi kız. “Bir ziyaret yarım saati geçmemeli ve senin burada en az bir saattir bulunduğundan eminim. Ama artık birbirimizi tanıdığımıza göre gelecek sefer en az iki saat kalabilirsin.”
“Teşekkürler. Kalırım,” dedi Abdullah.
Kız gülümsedi ve çeşmenin etrafını dolaşıp eğreltiotuna benzer çiçekli bitkilerin arasında bir rüya gibi kayboldu. O gittikten sonra bahçe, ay ışığı ve kokular epey sıradan geldi. Abdullah’ın aklına geldiği yoldan geri dönmekten başka şey gelmiyordu. Ve orada, ay ışığıyla yıkanan setin üzerinde halıyı buldu. O ana dek halı aklından tamamıyla uçup gitmişti, fakat madem ki o da bu rüyanın içindeydi, Abdullah üstüne yatıp uykuya daldı.
Birkaç saat sonra çadırındaki yarıklardan sızan kör edici gün ışığıyla uyandı. Evvelsi günden kalan tütsü kokusu burnuna ucuz ve boğucu geldi. Aslında tüm çadır köhne, çirkin ve değersizdi. Üstelik Abdullah’ın başı ağrıyordu, çünkü kukuletası gece uyurken başından düşmüştü. Kukuletayı ararken, en azından halının kaçıp gitmemiş olduğunu fark etti. Hâlâ yatağının üzerindeydi. Ansızın bütünüyle donuk ve iç karartıcı görünen yaşamındaki tek iyi şey buydu.
Gümüş sikkeler için hâlâ minnet duyan Cemal, ikisi için kahvaltı hazırladığını bağırdı dışarıdan. Abdullah çadırın perdelerini memnuniyetle açtı. Uzakta horozlar ötüyordu. Gök masmavi parlıyor, güçlü güneş ışınlan çadırın içindeki mavi tozları ve bayat tütsü kokusunu yarıp geçiyordu. Abdullah o güçlü güneş ışığında bile kukuletasını bulmayı başaramadı. İçi her zamankinden daha fazla karardı.
“Söyle bana, bazı günler durduk yerde moralinin bozulduğu oluyor mu?” diye sordu Cemal’e, birlikte kahvaltı etmek için güneşin altında bağdaş kurup otururlarken.
Cemal tatlı bir kuru pasta parçasını özenle köpeğine yedirdi. “Sen olmasan ben de bugün kendimi üzgün hissedecektim,” dedi adam. “Sanırım biri o çocuklara hırsızlık yapmaları için para ödedi. Tezgahımın altını üstüne getirdiler. O da yetmezmiş gibi Şehir Garnizonu’ndan ceza yedim. Başıma gelenleri görüyor musun? Galiba düşmanlarım var dostum.”
Duydukları her ne kadar Abdullah’ın yabancıyla ilgili şüphelerini haklı çıkarsa da genç adama pek yardımcı olmadı. “Belki,” dedi Abdullah, “köpeğinin kimi ısırdığına dikkat etmelisin.”
“Olmaz öyle şey!” dedi Cemal. “Ben özgür iradeye inanırım. Eğer köpeğim ben hariç tüm insan ırkından nefret etmeyi seçiyorsa kararında özgür olmalı.”
Abdullah kahvaltının ardından yine kukuletasını aradı. Hiçbir yerde yoktu. Onu en son ne zaman taktığını hatırlamaya çalıştı. Geçen gece halıyı Baş Vezir’e satmayı düşünerek yattığında kukuleta galiba kafasındaydı. Ondan sonra da rüya çıkagelmişti. Kukuleta rüyasında da başındaydı. Kel olmadığını Gece Çiçeği’ne (ne kadar da hoş bir isimdi!) göstermek için kukuletayı başından çıkarmıştı. Hatırlayabildiği kadarıyla çeşme kenarında kızın yanına oturana dek elindeydi. Ondan sonra Kabul Akba tarafından kaçırılışını anlatırken elini kolunu serbestçe salladığını anımsadı, demek ki o sırada kukuletayı tutmuyordu. Rüyalarda eşyaların bir anda ortadan kaybolduğunu bilirdi, fakat kanıtlar gösteriyordu ki, kukuletayı çeşmenin kenarına oturduğu sırada düşürmüştü. Acaba çeşmenin yanı başında, çimlerin üzerinde unutması mümkün müydü? Bu durumda…
Abdullah çadırın ortasında durdu ve nedense artık pespaye toz zerreleri ve bayat tütsü kokusuyla değil de cennetten gelen saf altın tozlarıyla dolu gibi görünen güneş ışınlarına bakakaldı.
“Gördüklerim rüya değildi.” dedi Abdullah.
İç sıkıntısı bir anda kayboldu. Soluğu bile daha rahattı.
“Her şey gerçekti.” dedi genç adam.
Sihirli halının başına gidip ona düşünceli gözlerle baktı. Halı da rüyadaydı. Demek ki…
“Uyuduğum sırada beni zengin bir adamın bahçesine taşıdığın anlaşılıyor,” dedi halıya. “Belki de öyle yapmanı uyurken buyurmuşumdur. Muhtemelen öyle oldu. Ne de olsa bahçeleri düşünüyordum. Sandığımdan da değerliymişsin!”

Bir önceki yazımız olan Bir Zamanlar Çok Uzaklarda başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir