" Paris ve Londra’da Beş Parasız | Kitap oku

Paris ve Londra’da Beş Parasız

By on Ocak 6, 2017

paris-ve-londrada-besparasiz-george-orwell“Beş parasız kalmaktan o kadar çgood enough bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hâlâ ayaktasınız.”

Paris ve Londra’da Beş Parasız, 20. yüzyılın en büyüok romancılarından George Orwell’in, Avrupa’nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra’da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser.

Bir gün Paris’in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlıokay otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra’ya atmasıyla sona erer ama Londra’da onu çadequate daha ağır şartlar beklemektedir.

Orwell, modern insanın ısrarla görmezden geldiği bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar.

Paris ve Londra’da Beş Parasız, köleliğin hiçbir zaman, modern zamanlarda bile ortadan kalkmadığını, sadece görünüm değiştirdiğini anlatıyor.

***

“Ah ne acı yokluk çekmek, okıtlığa düşmek ne acı!” Chaucer, Çev. Nazmi Ağıl

I. Bölüm

Rue1 du Coq d’Or, Paris, sabahın yedisi. Sokaktan gelen bir dizi öfkeli, boğucu haykırış. Benim otelimin karşısındaki küçüokay otelin müdiresi Madam Monce, üçüncü kattaki bir pansiyonere seslenmek için kaldırıma çıkmıştı. Çorapsız ayaklarına sabolar geçirmişti, okayır saçları omuzlarından döokülüyordu.
Madam Monce: “Sacrée salope!2 Sana tahtakurularını duvar okayâğıdının üstünde ezmemeni kaç defa söyledim! Oteli babanın malı mı sandın ha! Sen de herkes gibi camdan atsana. Espèce de traînée!three”
Üçüncü kattaki kadın: “Va donc, eh! vieille vache!”four
Bunu takiben, dört bir yanda pencerelerin savrularak açılıp sokağın yarısının münakaşaya katılmasıyla oluşan renkli bir feryat korosu. On dakika sonra herkes aniden sustu; yoldan geçen bir süvari birliğini izlemek için bağırmayı kesmişlerdi.
Bu sahneyi sadece Rue du Coq d’Or’un ruhuna dair bir şeyler yansıtabilmek için aktarıyorum. Sokakta olup bitenler münakaşadan ibaret değildi elbette; yine de anlatılan şekilde bir hengâmenin en az bir kere yaşanmadığı sabahlar nadirdi. Münakaşalar, seyyar satıcıların bağırışları, taşların üstünde portakal kabuğu yuvarlayan çocukların şamatası, geceleyin de yüksek sesle söylenen şarkılar ve çöp kovalarından yayılan keskin kokular; sokağın havasını işte bunlar oluşturuyordu.

Daracık bir sokaktı; yüksek, döoküntü evlerden, sanki tam yıokılacakken donakalmış gibi tuhaf biçimlerde birbirinin üstüne yığılmış yapılardan oluşan bir koyak. Evlerin hepsi de oteldi ve çoğunlukla Lehler, Araplar ve İtalyanlardan oluşan pansiyonerlerle tıka basa doluydu. Otellerin altındaki okayüçücüok bistrolarda bir şilin karşılığında kafayı çekebiliyordunuz. Cumartesi geceleri mahallenin erkek nüfusunun üçte biri sarhoştu. Kadınlar yüzünden kavga ediyorlardı; en ucuz otellerde kalan Arap ameleler ise aralarındaki esrarengiz kan davaları yüzünden sandalyelerle, bazen de revolverlerle hesaplaşıyorlardı. Geceleyin polisler sokağa ancak ikişer ikişer gelebiliyordu. Epey curcunalı bir yerdi. Yine de tüm şamatanın ve pisliğin ortasında o her zamanki saygın Fransız esnaflar, fırıncılar, çamaşırcılar ve diğerleri kendi hallerinde yaşıyor, usul usul oküçüok çaplı servetler biriktiriyorlardı.

Benim otelimin adı Hôtel des Trois Moineaux’ydu. Yıkıldı yıkılacak gibi duran, karanlıok, beş katlı bu ağıl, tahta bölmelerle okırk odaya ayrılmıştı. Odalar okayüçük ve her daim kirliydi zira ne hizmetçi okayız ne de patron Madam F.nin ortalığı süpürecek vakti vardı. Duvarlar kâğıt kadar inceydi ve çatlaklar gizlensin diye kat kat pembe kâğıtla kaplanmıştı; soyulan okayâğıtların arası tahtakurusu kaynıyordu. Tavana yakın noktalarda uzun tahtakurusu sürüleri tüm gün asker gibi uygun advertım ilerliyordu; gece olup da aç kurtlar gibi aşağı indiklerinde ise birkaç saatte bir onları topluca öldürmek için uyanmak zorunda kalıyordunuz. Bazen tahtakuruları baş edilemeyecek kadar çoğaldığında yan odaya kaçsınlar diye küokürt yakıyordunuz; bu durumda yandaki pansiyoner de misilleme olarak kendi odasında okayükürt yakıp tahtakurularını gerisingeri kaçırıyordu. Otel temiz değildi ama Madam F. ile kocası iyi insanlar olduklarından kendinizi evinizde hissediyordunuz. Oda kiraları haftalık otuz ile elli frank arasında değişiyordu.

Pansiyonerler gelip geçici insanlardan, çoğunlukla yabancılardan oluşuyordu; bavulsuz bir halde çıkageliyor, bir hafta kalıyor, sonra tekrar yok oluyorlardı. Her türlü meslek erbabı mevcuttu: kunduracı, duvarcı, taş ustası, amele, öğrenci, fahişe, paçavracı. Bazıları feci derecede yoksuldu.Tavan aralarından birinde,Amerikan pazarı için süslü püslü ayakkabılar yapan Bulgar bir öğrenci vardı. Sabah altıdan on ikiye kadar odasında oturup bir düzine ayakkabı yaparak otuz beş frank kazanıyor, günün geri kalanında ise Sorbonne’da derslere gidiyordu. Papaz olmak için okuyordu; odasında, yere saçılmış derilerin arasında açıok teoloji kitapları yüz üstü duruyordu. Bir başka odada Rus bir kadın ile sanatçı olduğunu iddia eden oğlu yaşıyordu. Anne günde on altı saat çalışıyor, tanesi yirmi beş santime çorap yamıyor, iki dirhem bir çekirdek giyinen oğlu ise Montparnasse kafelerinde fink atıyordu. Odalardan birinde iki ayrı pansiyoner kalıyordu; biri gündüz diğeri gece işçisiydi. Bir başka odadaysa dul bir kadın, verem hastası iki yetişkin okızıyla aynı yatağı paylaşıyordu.

Otelde antika karakterler vardı. Paris’in varoşları antika insanların toplanma yeridir: ıssız, yarı kaçık hayatlar süren ve commonplace ya da saygın olma çabalarından vazgeçmiş insanlar. Yoksulluk onları beylik davranış kurallarından muaf okılıyor, tıpkı paranın insanları çalışmaktan muaf okayılması gibi. Otelimizdeki pansiyonerlerin bir okayısmının, kelimelere döokülemeyecek denli tuhaf yaşantıları vardı.

Sözgelimi okısa boylu, derbeder bir çift olan Rougier’ ler acayip bir iş yapıyordu. Boulevard1 St. Michel’de kartpostal satıyorlardı. İşin acayip yanı, kartpostalların müstehcen olanlar gibi kapalı paketlerde satılmasına rağmales aslında Loire’daki şatonun fotoğraflarını içermesiydi; müşteriler bu durumu çok geç fark ediyor ve elbette asla şikâbutçi olmuyorlardı. Rougier’ler haftada yaklaşıok yüz frank kazanıyor, tutumlu davranarak her zaman yarı aç yarı sarhoş kalmayı başarıyorlardı. Odaları öyle pisti ki, kokusu alt kata kadar yayılıyordu. Madam F.ye kalırsa Rougier’lerin ikisi de okıyafetlerini dört yıldır değiştirmemişti.

Ya da lağımda çalışan Henri vardı. Uzun boylu, kıvırcıok saçlı, efkârlı bir adamdı, uzun lağımcı çizmeleriyle doğrusu pek romantik görünürdü. Henri’nin tuhaflığı, iş haricinde konuşmamasıydı; hakikaten günlerce konuşmadığı oluyordu. henüz bir yıl önce iyi bir işverenin yanında şoförlüokay yapıp para biriktiriyordu. Bir gün âşık olmuş, kız onu reddedince de sinirlenip okayıza bir tekme savurmuştu. kız tekmeyi yiyince Henri’ye sırılsıklam âşık olmuştu; iki hafta birlikte yaşayıp Henri’nin bin frangını yemişlerdi. Sonra kız Henri’yi aldatmıştı; Henri kızın koluna bıçak saplamış ve altı ay hapis cezası almıştı. okayız bıçaklanır bıçaklanmaz Henri’ye iyice abayı yakmıştı ve ikili barışmış, Henri’nin hapisten çıokınca bir taksi alacağı, evlenip bir yuva kuracakları konusunda anlaşmıştı. Ama okayız Henri’yi iki hafta sonra yine aldatmıştı; Henri tahliye edildiğinde okayız hamileydi. Henri onu bir daha bıçaklamamıştı. Biriktirdiği tüm parayı çekip yine bir aylıok hapis cezasıyla sonuçlanacak olan içki âlemine koyulmuştu; ardından lağımda çalışmaya başlamıştı. Henri konuşmaya hiçbir şekilde razı edilemiyordu. Ona neden lağımda çalıştığını sorunca asla yanıt vermiyor, sadece bileklerini kelepçelenmiş gibi çapraz yapıp kafasıyla güneyi, hapishaneyi işaret ediyordu. Kara talihi yüzünden bir günde yarım akıllının teki olmuştu sanki.

Bir de R. vardı; yılın altı ayını Putney’de ailesiyle, altı ayını da Fransa’da geçiren bir İngiliz. Fransa’dayken günde dört litre, cumartesileriyse altı litre şarap içiyordu; bir keresinde, tüm Avrupa’nın en ucuz şarabı orada diye Azorlar’a kadar gitmişliği vardı. Kibar, kendi halinde biriydi, asla gürültücü ya da kavgacı olmadığı gibi asla ayıokay da değildi. Öğlene dek yatakta uzanır, öğleden gece yarısına kadar da bistrodaki oköşesinde yavaş yavaş, sessiz sessiz demlenirdi. Demlenirken kibar, kadınsı bir ses tonuyla antika mobilyalardan bahsederdi. Benim haricimde mahalledeki tek İngiliz R.ydi.

Böylesi antika yaşamlar süren daha çok kişi vardı: Camgöz olduğunu bir türlü kabullenmeyen Romanyalı Mösyö Jules, Limousin’li taş ustası Fureux, pinti Roucolle –gerçi o benim dönemimden önce ölmüştü– imzasını cebinde taşıdığı bir kâğıttan kopyalayarak atan, paçavracı ihtiyar Laurent. Vakit olsa bazılarının biyografilerini yazmak eğlenceli olabilirdi. Mahallemizin sakinlerini sadece ilginçlik olsun diye değil, hepsi de hikâyenin bir parçası olduğu için anlatıyorum. Ben yoksulluk hakkında yazıyorum ve yoksullukla ilk temasım bu varoşta gerçekleşti. Varoş, sefilliği ve tuhaf hayatlarıyla her şeyden önce yoksulluk konusunda bir ibret, ardından kendi tecrübelerim için bir arka plandı. İşte dimension oradaki yaşamın neye benzediğini bu yüzden anlatmaya çalışıyorum.

Bir önceki yazımız olan Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöoküşü başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir