" Meleklerden Dinlemeyi Bilenlere | Kitap oku

Meleklerden Dinlemeyi Bilenlere

By on Temmuz 5, 2017

MELEKLERDEN dinlemeyi bilenlere…

Çok sevdiğiniz birini kaybettiniz ve acısı ilk günkü gibi içinizde değil mi? Merak etmeyin o hâlâ yanınızda ve size sesleniyor.
Hayatınızdaki insan doğru kişi mi? Onunla birlikteyken bulutların üzerindesiniz, ama başınızı yastığa koyduğunuzda içinizi kemiren bir şeyler mi var? Cevap, uyumadan önce okuyacağınız birkaç satırın arasında gizli olabilir.
Uzun zamandır beklediğiniz terfiyi aldığınız gün, hamile olduğunuzu da mı öğrendiniz? Kafanız karıştı değil mi? Farkında olmasanız da rehberiniz yanınızda, onu takip edin!
Umutsuz ve çaresiz mi hissediyorsunuz? Bir çıkmaza saplanıp kaldığınızı mı düşünüyorsunuz?
Huzura giden yolda, rehberlerinizin yanınızda olduğuna inanırsanız, tüm önemli sorularınıza bir cevap bulabileceğinizi fark edeceksiniz. Tek yapmanız gereken dinlemeyi öğrenmek…

İngiliz medyum Dorothy Chitty, Trend Yayınevinden çıkan Meleklerden dinlemeyi bilenlere adlı kitabında, aralarında kraliyet ailesi üyeleri, film yıldızları ve politikacıların da bulunduğu danışanlarının yaşadığı olayları anlatıyor.
“Melekler her zaman yanımızdadır. Hatta şu anda bu satırları okurken de sizinle birlikteler. İnansanız da inanmasanız da, doğduğunuz günden bu yana size rehberlik ettiler ve büyük bir olasılıkla, farkında bile olmadığınız sayısız zor durumdan sizi kurtardılar. İşleri bu!”

Dorothy Chitty

Dorothy chitty, bugüne kadar pek çok insanın yaşamım değiştirmiş olan ünlü bir medyumdur. Çok küçük yaşlardan beri spiritüel güçleri olduğunu bilen Dorothy, 30 yılı aşkın süredir doğa üstü okumalar yapmakta ve seminerler vermektedir. Seminerlerinde, danışanlarına spiritüel rehberleriyle nasıl iletişime geçebileceklerini ve kendi içlerindeki spiritüel potansiyeli nasıl ortaya çıkartabileceklerini öğretmektedir.
Dorothy, çoğu meslektaşından farklı olarak asla medyatik olmaya çalışmamış bir medyumdur. Buna rağmen danışanlarının tavsiyeleri sayesinde ünü tüm dünyaya yayılmış olan Dorothy’nin ajandasında boş gün bulmak neredeyse imkansızdır…

‟Meleklerden dinlemeyi bilenlere‟, kendi deneyimlerinizi gözden geçirmenize yardımcı olacak ve gelecekte hep o sesleri dinlemenizi sağlayacak…

***

İçindekiler

Önsöz xi

Bölüm
1. Hayatımdaki Melekler 1
2. Tanıdığımız Melekler 17
3. Tanımadığımız Melekler 55
4. Meleklerden Öğütler 91
5. Psişik Çocuklar 131
6. Psişik Hayvanlar 159
7. Şifa Dağıtan Melekler 185
8. Hayatın Ötesinden Gelen Mucizeler 215

Dinlemeyi Öğrenmek 241
Teşekkür 243

Önsöz

Melekler her zaman yanımızdadır. Aslına bakarsanız, şu anda bu kitabı okurken de sizinle birlikteler. İnansanız da inanmasanız da, doğduğunuz günden bu yana size rehberlik ettiler ve büyük bir olasılıkla, farkında bile olmadığınız sayısız zor durumdan sizi kurtardılar. İşleri bu.

Birçok insan sevdikleri birini kaybettiklerinde, ruhlar dünyası ile ilgili daha çok şey öğrenmek, anne, baba, büyükanne, kardeş, çocuk ya da eşinin şu anda nerede olduğunu ve neler yaptığını anlamak isteği ile bana başvurur. Bazı insanlar bilim ya da tabiat kanunları ile açıklanamayan olağanüstü olaylar yaşadıklarında bana gelirler. Kimileri de, yaşamlarını değiştirecek bir karar vermeleri gerektiğinde rehberlik almak için kapımda belirirler. Soru ne olursa olsun, gözlerimi kapar, dua ederim ve ruhlar, odanın diğer ucundaki o kişiye huzur ve aradığı yanıtları vermek üzere bana gelirler.

Ancak, bu kitapta anlatmak istediğim, hepimizin izlemeyi, dinlemeyi, sormayı ve farkında olmayı öğrenerek, bunu belli bir ölçüde kendimiz için yapabileceğimizdir.

İnsanlara kendilerini ruhlar dünyasına nasıl açacaklarını öğrettiğim seminerler veriyorum, ama bu kitapta, sürecin nasıl işlediğini açıklayabilmek amacıyla, meleklerin dünyadaki insanlara nasıl yardım ettiklerini örnekleyen bazı olayları paylaşmaya karar verdim. Bunu bir kez anladığınızda, siz de herhangi bir zamanda meleklerden yardım isteyebilirsiniz.

İstemek önemlidir. Siz bunu bir hayal ürünü olarak görseniz bile, melekler siz yardım çağrısında bulunmasanız da size yardımcı olacaklardır. Ancak, bir kez ruhla iletişim içinde olmayı öğrendiğinizde, yaşamınız her açıdan sonsuz bir zenginlik kazanacaktır.

Melekler, günlük yaşamınızda karşılaştığınız, hangi evi alayım ya da kiminle evleneyim gibi konularda vereceğiniz kararlarda da yardımcı olurlar. Sizi tehlikelere karşı uyarabilir ve uyarıyı dikkate almazsanız da, kimi zaman sizi bu tehlikeden kurtarabilirler. Hastalıkları iyileştirebilir, yas tutanlara huzur verebilirler. Bu kitapta derlediğim hikâyeler en komiğinden (Reading Tren İstasyonunda eteğini yanlışlıkla iç çamaşırına sokmuş olarak dolaşan kadın), en ürkütücü olanına kadar (Irak’ta zırhlı aracı yol kenarındaki bombadan kıl payı kurtulan asker) geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu hikâyelerin hepsinde olmasa da, çoğunda, söz konusu olan kişiler, yaşamın akışında yanlış bir yol izliyorlardı. Asıl amaçlarından sapmış, kendilerine hiçbir faydası olmayan durumların içine hapsolmuşlardı. Kimi yanlış meslekler seçmiş ya da zenginlik ve statü konularında takıntılı hale gelmişti; kimi kendi güvenlikleri ya da başkalarının güvenliği konusunda umursamaz bir tavır içine girmişti; kimi de acı ve depresyon bataklığına saplanmıştı. Hayatın içinde sıkışıp kalabileceğimiz o kadar çok durum var ki. “Herkesin Başına Gelebilir” adlı 1. Bölüm’de anlatacağım gibi, bunu ben de yaşadım.

Meleklere kulak vermek tekrar doğru yolu bulmanızı sağlayabilir ve sizi gelecekle ilgili endişelerinizden kurtarabilir. Hayatınızı ruhsal farkındalıkla yaşadığınızda, her şey hem sizin için hem de sevdikleriniz için yolunda gidecektir. Bu kilisede ibadet anlamına gelmiyor; sadece herkese (hayvanlar dâhil) kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın.

Melekler yaşamınızı olabilecek en iyi duruma getirmenizde size yardımcı olacaklardır. Onlara kulak verin — onlar sizi özgürleştirecekler.

MELEKLERDEN
“Dinlemeyi bilenlere…”

Bölüm 1

Hayatımdaki Melekler

Babam günde en az yirmi kez, beni sofraya çağırırken ya da yatma saati geldiğinde geceliğimi giydirmeye çalışırken, “Hadi Dolly Daydream” derdi bana. “Yine kendi dünyanda yaşıyorsun.”

Haklıydı, kendi dünyamda yaşıyordum. O yaşlarda kendi dünyamın başkalarının dünyasından farklı olduğunu anlamamıştım henüz. Tek bildiğim, yatağımda yatarken hep etrafımda, aile üyelerinden başka birçok kişinin olduğuydu. Eski, büyük, ahşap bir bebek yatağıydı yattığım ve ilk anılarımdan biri, yatağın üzerine eğilmiş, bana sevgiyle bakan beş kişiyle ilgili. Elbette ki o yaşta sayı saymayı bilmiyordum, ama her nasılsa beş kişi olduklarını biliyordum. O kadar güzel görünüyorlardı ki, korkmak aklıma bile gelmedi. Onlar oradayken güvende olduğumu ve korunduğumu hissediyordum ve çok daha sonraları, yaşım ilerlediğinde, onların melek olduğunu ve evde benden başka kimsenin onları göremediğini anladım.

Benden altı yaş büyük bir ağabeyim ve üç yaş büyük bir ablam olmasına rağmen yalnız bir çocuktum. Kendi kendimle olmaktan ve tabii çevremdeki meleklerle birlikte olmaktan son derece mutluydum. Kimi zaman söylediğim şeylerle yetişkinleri şaşırtırdım. Bir gün annemle sokakta yürürken, karşı kaldırımdaki bir kadını gösterdim.

“Bu hanım yakında ölecek,” dedim.

“Aman Tanrım,” dedi annem. “Neden böyle söylüyorsun?”

Henüz üç ya da dört yaşındaydım ve ölümle ilgili konuşmak için çok küçüktüm.

Kaşlarımı çattım. “Biliyorum,” dedim.

Gerçekten de kısa bir süre sonra o hanım yaşamını kaybetti ve yetişkinler konuşurken o hanımın ördek yumurtası zehirlenmesinden öldüğünü duydum. Bundan sonra ördek yumurtası yemekten korkar oldum ve bugün bile yemekten kaçınırım!

Beş yaşındayken yakınımızdaki Katolik okuluna başladım. Her sabah kiliseye giderdik. Kaba dokulu, kahverengi kumaştan giysisi olan kibar bir adam yanıma oturur, Latince olan vaazın ne ile ilgili olduğunu bana açıklardı ve ben de tüm bunların güzelliğinden büyülenmiş bir şekilde onu dinlerdim. Bana adını hiç söylemedi ve ben de çocuk aklımla onun Tanrı olduğunu varsaydım ve onu hep öyle kabul ettim. Ama, rahibelerden birine Tanrı’nın benimle konuştuğundan söz ettiğimde başıma gelenleri siz düşünün! Çok geçmeden kahverengi giysili dostumdan hiç kimseye bahsetmemeyi öğrendim çünkü o okulda çocukları kayışla dövmekte bir sakınca görmüyorlardı, hele de söz konusu olan Tanrı’ya küfür olarak kabul edilen bir durumsa.

Kimi zaman kahverengi giysili adam beni okuldan dışarı çıkarır, yakındaki bir parka götürürdü. O büyük, ahşaptan yapılmış dönen platforma binmeyi çok severdim, ama tek başıma oraya çıkamayacak kadar küçük olduğum için o beni kucağında kaldırır, platforma çıkarır sonra da döndürürdü. Parka gitmek için birkaç işlek caddeden geçmemiz gerekiyordu, ama hiçbir zaman tehlikeli bir durumda kalmadım. Bir gün, bir şekerci dükkânının önünden geçerken, vitrindeki baştan çıkarıcı yiyeceklere bakmak için durdum. Birden camda kendi yansımamı net bir biçimde görebildiğim halde arkadaşımın yansımasını göremediğimi fark ettim.

“Evet,” dedi, aklımı okuyarak. “Herkes beni göremez.”

Zamanla, okulda hiç kimseye ondan söz etmemeyi öğrendim, çünkü benimle çok alay ediyorlardı. Diğer kızlar benimle, “İşte Tanrı’yla konuşan bu,” diye dalga geçiyordu. Benim tuhaf olduğumu ve aralarına ait olmadığımı düşündükleri için oyunlarına katılmama izin vermiyorlardı.

Yine de çenemi tutmayı tam öğrenememiştim ve zaman zaman bir meleğin bana söylediği bir şeyi başkalarına aktarıyordum. Bir gün Carol isimli bir kızın ağladığını gördüm. Üzgün olan insanlardan uzak duramıyordum bu yüzden yanına gittim. Babasının savaşta yaralandığını ve ciğerlerinde bir sorun olduğunu biliyordum. Ayrıca, çok uzun bir ömrü kalmadığını da biliyordum.

“Herkes iyileşeceğini söylüyor,” dedi Carol gözyaşları içinde.

“Hayır, iyileşmeyecek,” dedim gerçekçi bir tavırla.

“Çok kötüsün!” dedi nefesi kesilerek.

“Ama öldüğünde iyi olacak,” dedim, “Çünkü o bir melek olarak geri gelip hep senin yanında olacak.”

Bana meleklerle ilgili sorular sordu. Neye benzediklerini ve onlarla nasıl iletişim kurulabileceğini bilmek istedi. Onları her zaman göremeyebiliriz ama bizimle kafamızın içinde konuşurlar dediğimde yanıtlarımdan tatmin olmuş gibiydi. Babasına onu sevdiğini söylemesi gerektiğini anlattım, çünkü babasından biraz korktuğunu ve sevgisini daha önce hiç dile getirmediğini hissetmiştim. Bunu yapacağına söz verdi.

Kısa bir süre sonra Carol’un babası yaşamını kaybetti ve biz de o okulda kaldığımız süre boyunca çok iyi arkadaş olduk. Ama çoğu zaman insanlara kötü haberler vermemenin daha doğru olduğunu anlamaya başlamıştım. İnsanlara olumsuz mesajlar yerine güzel olanları ileterek onlara daha fazla yardımcı olabilirsiniz.

Çocukluğumda annemle babama Tanrı’yla konuştuğumu ve melekleri gördüğümü söylediğimde bunu hiç yadırgamamış gibiydiler. Bir keresinde babam bana “Çok şanslısın,” demişti. Ama ben on yaşındayken başını gaz fırınının içine sokarak intihar eden Charlie amcadan mesajlar iletmeye başladığımda tüm aile rahatsız oldu. (Charlie gerçek amcam değildi, amca dediğimiz bir aile dostuydu.)

Charlie bana ilk göründüğünde dili dışarıdaydı ve yüzü çarpılmıştı. Yüzü ölüm anında öyle olmuş olmalı, ama ben bir an bile korkmadım. Bunu tamamen normal buldum. Charlie bana yeni eşinin kendisini bir başkası için terk edeceğini öğrendiğini ve hayata onsuz devam edemeyeceği için kendi canına kıydığını, ama şimdi iyi olduğunu ailenin geri kalanının bilmesini istediğini anlattı. Charlie nefret ve kızgınlıkla değil, sevgiyle geri gelmişti. Kibar bir insan, duyarlı bir ruhtu.

Pazar günleri sıklıkla Charlie’nin annesi, büyükanne Watts’ın evine öğle yemeğine giderdik ve sofrada otururken Charlie bana diğerlerine iletmemi istediği mesajlar verirdi. Sofrada oturan yetişkinlerin bundan epeyce rahatsız olduğunu düşünüyorum.

Ama rahibelerden biri beni kopya çekmekle suçladığında işler iyice alevlendi. Kahverengi elbiseli arkadaşım “Tanrı” bana bir sorunun doğru yanıtını söylemiş, ben de onu yazmıştım. Rahibe bunu okuduktan sonra hızla yanıma gelmiş ve kafama vurmuştu.

“Bunu nereye bakıp yazdın?” diye sordu. “Bunlar bir yetişkinin kullanacağı sözler, senin kelimelerin değil”, dedi.

“Hayır,” dedim, “bunlar Tanrı’nın sözleri.”

Rahibe küçük tombul yüzünü benimkine yaklaştırıp gözlerini bana dikti. “Beni iyi dinle,” dedi kızgınlıkla. “Tanrı’yı işite-mezsin. Bu mümkün değil.”

O gün iyi bir dayak yedim ve aileme okulda kopya çektiğim, bu konuda bana hesap sorulduğunda da küstahça yanıt vererek sınıfın düzenini bozduğum bildirildi.

Bundan sonra yapılan ilk şey beni bir psikiyatriste götürmek oldu.

Psikiyatrist, bana birbiri ardına sorular sorup notlar alan, koyu renk saçlı, gözlüklü, sert bir adamdı. Masasının önünde, adının Peter olduğunu söyleyen sarışın küçük bir oğlan gördüm. Çok güzel bir çocuktu ve etrafında bir pırıltı vardı. Psikiyatris-tin oğlu olduğunu söyledi. Bir yıl önce lösemiden öldüğünü ve babasının tabuta bir oyuncak ayı koyduğunu anlattı. “Babama burada olduğumu söyle,” dedi, ben de söyledim.

“Neden bahsediyorsun sen?” diye terslendi psikiyatrist. Ben de ona Peter’ı tarif ettim ve oyuncak ayı da dâhil olmak üzere, Peter’ın bana ölümüyle ilgili anlattığı tüm ayrıntıları aktardım. Psikiyatrist çok şaşırmıştı ama Peter’a iletmem için bana birçok soru sordu ve çok doğal bir biçimde ikisinin arasında bir bilgi alışverişine aracı oldum.

Sonunda doktor aileme, “Kızınızda hiçbir sorun yok. Sadece algıları çok açık,” dedi.

Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum ve bulaşıcı olup olmadığını sorduğumda herkes güldü.

“Çok özel bir yeteneğin var,” diye açıkladı psikiyatrist bana. “Ama bunu kimseye anlatmamalısın, çünkü bu yetenek herkeste yoktur,” dedi.

O zamanlar henüz on yaşındaydım, ama ergenlik yaşlarına girdiğimde, bu öğüdün iyi bir öğüt olduğunu fark ettim. Ruhlarla konuşabildiğimi öğrenenler, ölmüş büyükanneleri ya da çok sevdikleri evcil hayvanları veya başka bir ruhla iletişim kurmamamı isteyerek sürekli beni rahatsız ediyorlardı.

Benim tüm istediğim normal bir genç olmak, olduğum gibi kabul edilmek ve “tuhaf” ya da “farklı” olarak etiketlen-memekti. Benim ilgi odaklarım moda ve erkeklerdi — ama yalnızca kızların devam ettiği bir okula gittiğim için erkeklere pek yakın değildim.

Okul bitince moda tasarımı okumak üzere üniversiteye kaydoldum ve kendi giysilerimi kendim dikmeye başladım. 1960’lı yılların başlarıydı ve moda tasarımı ile ilgili bir okulda okumak heyecan vericiydi. Bir gün, üzerimde kendi tasarladığım, iki büyük siyah düğmesi olan beyaz ceketimle karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, bir araba bana doğru yaklaştı ve bacağıma hafifçe çarptı.

Geriye doğru sıçrayıp, “Salak! Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye bağırdım. Sürücü, bir caz kulübünde gördüğüm, ama hiç tanışmadığım genç bir adamdı.

“Seninle tanışmaya çalışıyorum,” dedi, sırıtarak.

“Bunu yapmanın yolu bu değil,” diye terslendim ve hızla uzaklaştım.

Birkaç hafta sonra, aynı genç, arkadaşlarımla oturduğum ka-feye geldi. Benim bir şey söylememe fırsat kalmadan, arkadaşlarımdan biri ona seslendi.

“Hey Mike! Dorothy’i arabayla eve bırakırsın, değil mi?”

Beni arabayla eve bırakacak olan arkadaşımız gelmemişti. Bu yüzden, pek istemeyerek de olsa Mike’la gitmeyi kabul ettim, ama yolda giderken bir erkek arkadaşım olduğunu ve o gece onunla buluşacağımı söylemeyi de ihmal etmedim. Mike’ı ailemle tanıştırdım ve onlar kapıda konuşurlarken üzerimi değiştirip erkek arkadaşımla buluşmak üzere hemen dışarı çıktım. İznim gece saat 10’a kadardı ve o saatte eve dönüp Mike’ı bizim evde anne ve babamla son derece samimi bir şekilde sohbet ederken bulduğumdaki şaşkınlığımı artık siz düşünün!

Durdum, duygularımı ölçtüm ve ilk karşılaştığımız durumun tuhaflığına rağmen bu adamdan hoşlandığımı ve ona güvendiğimi fark ettim. Hayatımın o döneminde ruhlarla olan iletişimime sırt çevirmiş olmama rağmen insanlarla ilgili önsezilerim hep çok güçlü olmuştu ve Mike’ın iyi bir insan olduğunu biliyordum. Altı ay sonra evlenmiştik ve 1963 yılında oğlumuz Carl, ‘64 yılında kızımız Nicky ve ‘66 yılında da diğer kızımız Tanya doğdu.

Genç bir anne olarak işim çoktu. Bir taraftan serbest moda tasarımcısı olarak çalışırken, bir taraftan da tüm evi idare ediyordum. Mike’a psişik yeteneklerimden bahsetmiştim, ama ruhlar dünyasıyla ilgilenecek hiç vaktim yoktu. Sonra, 1972 yılında annem çok şiddetli bir soğuk algınlığına yakalandı ve hastaneye kaldırıldı. Hastaneye annemi ziyarete gittim.

Beni yanına çağırdı ve “Bu sefer kurtulamayacağım galiba,” diye fısıldadı. Bunu duymaya bile katlanamadım ve “Hayır anne, yanılıyorsun, kurtulacaksın,” dedim. Ertesi sabah işe gitmek için hazırlanırken, kafamın içinde bir ses bana annemin ertesi gün öleceğini söyledi. Saat bile verdi – 11:00.

Şok içinde, bu düşünceyi uzaklaştırmak istedim. ”Git başımdan,” diye düşündüm. “Bunu duymak istemiyorum. Bu doğru olamaz.”

Söz konusu günde çalışmam gerekiyordu ama önce hastaneyi aradım. Annemin son derece iyi olduğunu hatta gayet neşeli olduğunu söylediler. Sonra 11’i çeyrek geçe o korkunç haber geldi – annem aniden ölmüştü. İçim şiddetli bir kızgınlıkla doldu. Bu kadar iyi bir insan nasıl ölürdü? Daha önceden uyarılmış olmamın hiçbir faydası yoktu. Dahası, beni uyaran ruhlara kızgındım ve o üzüntü içinde hepsini kendimden uzaklaştırdım.

Annemin bana ruhsal olarak geri döneceğini bilmem gerekirdi. Tabii ki dönecekti. Ertesi yıl, eşimin ailesi ile birlikte yaşadığımız dönemde, bir gece göğsümde dayanılmaz bir ağrı ile uyandım.

Nefes almakta zorlanıyordum. Daha önce böyle bir şey hiç yaşamamıştım ve ölmek üzere olduğumdan emindim ama o anda kafamın içinde annemin sesini duydum. “Merak etme. İyi olacaksın,” diyordu yumuşak bir tonda. Hemen hastaneye kaldırıldım ve ciğerlerimde bir pıhtı olduğu ortaya çıktı.

Doktorlar Mike’a bu durumu atlatıp atlatamayacağımın çok kritik olan ilk yirmi dört saatte belli olacağını söylemişler.

Bu arada, o zaman dokuz yaşında olan kızım Nicky, gece uyanmış ve annemin ona endişelenmemesini, benim hastalandığımı ama her şeyin yoluna gireceğini söylediğini duymuş. Ertesi sabah kahvaltıda benim hastaneye kaldırıldığım ve durumumun kritik olduğu haberi verildiğinde, Nicky, “Sorun yok. Anneannem bana annemin iyileşeceğini söyledi,” demiş.

İyileştim tabii ve bana Nicky’nin ne dediği anlatıldığında onun da benim gibi psişik yetenekleri olduğunu anladım. Onun da ziyaretçileri oluyor.

Mike’la birlikte kendi catering işimizi kurduk ve sonraki birkaç yıl boyunca çok başarılı olduk ama kafamdaki seslere hâlâ direndiğim için hatalar yaptık. Özellikle de, kalbimin derinliklerinde bunun doğru olmadığını bildiğim halde, şirketimizin yönetim şeklini değiştirdik ve sonunda çok büyük borçlarla baş başa kalarak işimizi kaybettik. Evimizi, yıllar içerisinde topladığımız antikaları, resimleri ve hatta kızımız Tanya’nın atını bile satmak zorunda kaldık. Tüm aile için zor bir dönemdi ve benim yaşamımın da en dip noktasıydı. Maddi açıdan tekrar kendi ayaklarımızın üzerinde durabilmemiz ve bir sonraki aşamada ne yapacağımıza karar vermemiz uzun bir süre aldı.

Birkaç yıl sonra, arayışımız hâlâ sürerken, elimizde kalan birkaç eşyamızı da alarak, kayınvalidemin Shaldon, South De-von’daki evinin küçücük bir odasına sığındık.

Bir gün, kayalıkların kenarında yürüyüşe çıktım. Nedense köpeğimi yanımda götürmemiştim. Kafamda birçok düşünce vardı ve nereye bastığıma dikkat etmiyordum. Birden, otların kenarına geldiğimi ve ayak parmaklarımın boşlukta olduğunu fark ettim. Sahildeki kayalar 30 metre kadar altımdaydı ve ben neredeyse havada asılı duruyordum. Asla intihar etmeyi aklına getirecek bir insan değilim ama “Eh n’apalım, canım çok acımaz herhalde,” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Bunu düşünür düşünmez, arkamdan, iki dirseğimden sıkıca kavrandığımı, ayaklarımın yerden kesilip havalandığımı ve biraz gerideki dikenli telin arkasında tekrar yere bırakıldığımı hissettim. Neredeyse Mary Poppins gibi olmuştum. Kendime gelebilmek için otların üzerine oturdum. Neler oluyordu? Hayatımı kurtaran neydi ya da kimdi?

Dikenli tel oraya, insanların uçurumun kenarına çok fazla yaklaşmalarını engellemek üzere konmuştu ve o tellerin yanlış tarafına nasıl geçtiğimden emin değilim, çünkü giysilerimde herhangi bir yırtık yoktu. Birden, yanımda, biraz önce üzerinde durduğum çimenli yeri işaret eden bir el gördüm. O toprak parçasının sadece 7-8 cm kalınlığında ve aşağıya doğru eğimli olduğunu fark ettim.

O bölge erozyona uğramıştı ve düşüp ölebilirdim.

Uzun süre çimenlerin üzerinde oturup beni dirseklerimden kavrayan o ellerin verdiği duyguyu düşündüm ve her iki tarafımda duran iki melek tarafından kurtarıldığımı anladım. Ölme vaktim gelmemişti. Daha yapmam gereken şeyler vardı bu hayatta ve bunun ne olduğunu bulmak bana kalmıştı, ama bunu bulabilmek için de kendimi uzun zamandır göz ardı ettiğim alanlara açmalıydım. Meleklerden aldığım mesajları dinlemeye başlamam ve her şeyin bir sebebi olduğunu anlamam gerekiyordu. Mike’la bana çarptığı gün tanışmamız bir tesadüf değildi, bizim birlikte olmamız gerekiyordu. İşimizi kaybetmemiz de tesadüf değildi, hayatta yapmam gereken başka şeyler vardı.

Bir önceki yazımız olan Başka Sorusu Olan? başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir