" Kaplan Laneti | Kitap oku

Kaplan Laneti

By on Ağustos 21, 2017

kaplanlanetiGİRİŞ

Lanet

Mahkûm elleri önünde bağlı ayakta dikiliyordu. Yorgundu, dayak yemişti ve pisti fakat damarlarında dolaşan asil Hint kanına yakışır bir biçimde sırtını gururla dikleştirmişti. Odadaki uzun ve beyaz sütunlar birer gardiyan gibiydi. Tül perdelerin arasından ormanın fısıltısı bile gelmiyordu. Mahkûmun tek duyduğu şey Lokesh’in değerli taşlı yüzüklerinin altın sandalyenin yanına vurarak çıkarttığı tıngırtıydı. Lokesh mahkûma bakarken gözlerini küçümsercesine kıstı.
Mahkûm, Mujulaain olarak bilinen bir Hint krallığının prensiydi. Teknik olarak unvanı, Mujulaain İmparatorluğunun Prensi ve Yüksek Koruyucusuydu fakat kendisini sadece babasının oğlu olarak görmeyi tercih ediyordu.
Racanın kızı ve mahkûmun nişanlısı Yesubai ile prensin büyük ağabeyi Kishan’ın Lokesh’in yanında oturuyor olması Bhreenam olarak bilinen küçük komşu krallığın racası olan Lokesh’in prensi kaçırmış olmasından daha şaşırtıcıydı. Mahkûm üçünü de süzdü fakat sadece Lokesh kararlı bakışlarla karşılık verdi.
Vücudu öfkeyle yanıp kavrulan Prens’in gömleğinin altındaki tılsım taş gibi soğuktu.
İlk konuşan mahkûm oldu, sesine ihanetin acısını yansıtmamaya çalıştı. “Sen, yakında benim babam olacak adam, bana neden böyle davranıyorsun?”
Lokesh soğukkanlılıkla yüzüne kasten bir gülümseme takındı. “Sevgili prensim, sende benim istediğim bir şey var.”
“İstediğin hiçbir şey yaptıklarını haklı gösteremez. Krallıklarımız birleşmeyecek miydi? Benim sahip olduğum her şey senin olacaktı. Sadece sorman yeterliydi. Bunu neden yaptın?
Gözleri parıldayan Lokesh çenesini sıvazladı. “Planlar değişti. Görünüşe göre ağabeyin kızımla evlenmek istiyor. Amacına ulaşmasına yardım edersem beni ödüllendireceğine söz verdi.”
Prens bakışlarını yanakları alev alev yanan Yesubai’ye çevirdi. Başını önüne eğmiş genç kız ağırbaşlı, itaatkâr bir poza bürünmüştü. Yesubai ile evliliği iki krallık arasında barışa öncülük edecekti. Son dört aydır krallığın öbür ucundaki askeri operasyonlarla ilgileniyordu ve krallığa göz kulak olma işini ağabeyine bırakmıştı.
Görünüşe göre Kishan sadece krallığa göz kulak olmamış, diye düşündü.
Mahkûm korkusuzca öne çıktı, Lokesh ile yüzleşti ve sesini yükseltti. “Hepimizi kandırdın. Sepetinin içinde saklanan, saldırıya geçmeyi bekleyen bir kobra yılanı gibisin.”
Gözlerini iyice açıp kardeşi ve nişanlısına baktı. “Anlamıyor musunuz? Yılanı serbest bıraktınız ve bizi ısırdı. Zehri şimdi kanımızda dolaşıyor, her şeyi yok ediyor.”
Lokesh kibirli bir kahkaha attı. “Bana Damon Tılsımı’m verirsen hayatta kalmana izin veririm.”
“Hayatta kalmak mı? Ben gelin için pazarlık yaptığımızı sanıyordum.”
“Korkarım senin nişanlı olarak sahip olduğun haklara el konuldu. Belki de kendimi ifade edemedim. Yesubai’yi kardeşin alacak.”
Mahkûm dişlerini sıktı. “Beni öldürürsen babamın orduları seni yok eder.”
Lokesh bir kahkaha daha attı. “Kishan’ın yeni ailesini yok edemez. Sevgili babam sakinleştirir ve senin ölümünün korkunç bir kaza olduğunu söyleriz.”
Kısa sakalını sıvazladı ve açıklamaya devam etti. “Tabii ki, yaşamana izin versem bile, iki krallığı birden yöneteceğimi biliyorsun,” dedi. Gülümsedi. “Bana karşı koyarsan tılsımı senden zorla alırım.”
Kishan öne eğildi ve sert bir ses tonuyla itiraz etti. “Bit anlaşma yaptığımızı sanıyordum. Sana kardeşimi getirdim çünkü bana onu öldürmeyeceğine dair söz verdin! Sadece tılsımı alacaktın. Hepsi buydu.”
Lokesh elini bir yılan gibi hızla öne attı ve Kishan’ı bileğinden yakaladı. “Şimdiye kadar öğrenmiş olman gerek, ben istediğim her şeyi alırım. Kardeşinin dikildiği yerde durmak istiyorsan sana bu konuda yardımcı olabilirim.”
Kishan sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı ama sessiz kaldı.
Lokesh devam etti. “Hayır mı? Pekâlâ, şimdi önceki anlaşmamızı değiştirdim. İsteklerime boyun eğmezse kardeşini öldüreceğim ve sen de bana tılsımın diğer parçasını vermezsen kızımla asla evlenemezsin. Aramızdaki bu özel anlaşmayı kolaylıkla iptal edebilir ve Yesubai’yi başka bir adama, benim seçtiğim birine verebilirim. Belki de eski bir sultan onun için en uygunudur. Yesubai’nin yanında kalmak istiyorsan itaat etmeyi öğrenmek zorundasın.”
Lokesh, Kishan’ın bileğini çatırdayana kadar sıktı. Kishan hiç tepki vermedi.
Parmaklarını açıp kapatan ve bileğini yuvarlayan Kishan arkasına yaslandı, gömleğinin içinde tılsıma uzandı ve kardeşiyle göz göze geldi. Aralarında sessiz bir mesaj alışverişi gerçekleşti.
Kardeşler birbiri ile sonra hesaplaşabilirdi fakat Lokesh’in eylemleri savaş anlamına geliyordu ve ikisi için de öncelik krallığın selametiydi.
Lokesh’in boynundaki damarlar şişti, şakağındakiler nabız gibi attı, siyah ve yılansı gözleri Kishan’ın üzerine odaklandı. Aynı gözler mahkûmun yüzünü incelemiş, zayıf bir noktasını bulmaya çalışmıştı. Eyleme geçecek kadar öfkelenen Lokesh ayağa fırladı. “Öyle olsun!” diye haykırdı.
Lokesh cübbesinin içinden sapı mücevherli parlak bir bıçak çıkarttı ve mahkûmu eskiden bembeyaz olan Jodpuri ceketin şimdi pislenmiş kolundan tuttu. Lokesh bıçağını savururken mahkûm bileğindeki ipler gerilince acıyla inledi. Kolundaki kesik çok derin değildi fakat kam toplandı, kenardan aşağıya aktı, parke zemine damladı.
Lokesh mahkûmun boynundaki ahşap tılsımı çekip aldı ve adamın kolunun altına tuttu. Bıçaktan damlayan kan tılsımın üzerine düştü ve oymalı sembol önce parlak bir kırmızıya büründü ardından doğal olmayan beyaz bir ışıkla nabız gibi attı.
Işık prensin üzerine atıldı, göğsünde patladı ve bedenine yayıldı. Mahkûm ne kadar güçlü olsa da bu acıya hazırlıklı değildi. Bedeni iğne gibi batan bir sıcaklıkla kavrulurken çığlık attı ve dizlerinin başı çözülünce yere düştü.
Kendini dengelemek için ellerini öne uzattı ama sadece yerin soğuk, beyaz parkelerini tırmalamakla yetindi. Prens çaresiz gözlerle Lokesh’e saldıran Yesubai ve ağabeyine baktı, Lokesh her ikisini de vahşice geriye itti. Yesubai geriye düştü, başını sert taşa vurdu. Prens, ağabeyinin yakında olduğunun farkındaydı, Yesubai son nefesini verirken Kishan hüznün pençesindeydi. Sonra mahkûm acı dışında bir şey hissetmedi.

1
Kelsey

Uçurumun kenarında dikiliyordum. Teknik olarak, Oregon’da geçici bir ofis işi için sıraya girmiştim ama bana bir uçurumun kenarında dikilmek gibi geliyordu. Çocukluk, lise ve yaşamın güzel olduğu zamanlar geride kalmıştı. Önümde gelecek vardı: bir üniversite, eğitim ücretlerini ödemek için geçici yaz işleri ve muhtemelen yalnız bir yetişkinlik dönemi.
Sıra yavaş yavaş ilerledi. Bir yaz işine girmek için saatlerdir bekliyordum. Sonunda sıram geldiğinde telefonda konuşan sıkılmış ve yorgun kadının önünde dikildim. Kadın bana yakma girmemi işaret etti ve oturmamı söyledi. Telefonu kapattıktan sonra bana bazı formlar verdi ve mekanik bir konuşmaya başladı. “İsim, lütfen.”
“Kelsey. Kelsey Hayes.”
“Yaş?”
“On yedi, neredeyse on sekiz. Doğum günüm yaklaşıyor.” Formlara mühür vurdu. “Lise mezunu musun?”
“Evet, birkaç hafta önce mezun oldum. Bu sonbaharda Chemeketa’ya başlamayı planlıyorum.”
“Ailenin isimleri?”
“Madison ve Joshua Hayes fakat vasilerim Sarah ve Michael Neilson.”
“Vasi?”
İşte yine başlıyoruz, diye düşündüm. Hayatımı anlatmak hiçbir zaman kolay olmuyordu.
“Evet. Ailem… Hayatını kaybetti. Ben lise birinci sınıftayken bir araba kazasında öldüler.”
Kadın kâğıtların üzerine eğildi ve uzun süre notlar aldı. Yüzümü buruşturdum, bu kadar uzun süre ne yazdığını merak ettim.
“Bayan Hayes, hayvanları sever misiniz?”
“Tabii ki. Hımmm, onları nasıl besleyeceğimi biliyorum…” Benden daha salak biri var mı? İşe alınmamak için elimden geleni yapıyordum. Boğazımı temizledim. “Demek istediğim, evet, hayvanları severim.”
Kadın verdiğim cevabı umursamadı ve bana bir kâğıt uzattı.

İş, panayır yerinde açılan küçük aile sirki Circus Maurizıo’daydı. Marketten sirk için bilet aldığımı, Sarah ve Mike’nin baş başa kalabilmesi için koruyucu ailemin altı yaşındaki kızları Rebecca ve dört yaşındaki oğulları Samuel’i de yanıma almayı düşündüğümü hatırladım. Fakat sonra kuponu kaybettim ve sirki unuttum.
Kadın sabırsızca, “Evet, işi istiyor musun, istemiyor musun?” diye sordu.
“Kaplanlar, öyle mi? Kulağa ilgi çekici geliyor! Filler de var mı? Çünkü fil pisliği temizleyeceksem bunu önceden bilmem gerek.” Kendi şakama kendim güldüm çünkü kadın hafifçe gülümsemedi bile. Başka seçeneğim olmadığı için işi kabul ettiğimi söyledim. Bana üzerinde adres yazan bir kâğıt verdi ve ertesi gün sabah altıda adreste olmamı öğütledi.
Yüzümü buruşturdum. “Sabahın altısında mı?”
Kadın bana ters bir bakış attı ve sesini yükseltti. “Sıradaki!”
Nasıl bir pisliğe bulaştım? Saralım arkadaşından ödünç aldığı arabaya binip eve geri dönerken iç geçirdim. Daha kötüsü de olabilir, yarın hamburger pişiriyor olabilirdim. Sirkler eğlencelidir. Umarım filleri yoktur.
Sarah ve Mike ile birlikte yaşamak genelde güzeldi. Beni diğer çocukların ailelerinden daha fazla özgür bırakıyorlardı, sanırım karşılıklı birbirimize saygı duyuyorduk -pekâlâ, yetişkinler on yedi yaşında bir gence ne kadar saygı duyarsa bana da o kadar duyuyorlardı. Çocuklarının bakımına yardımcı oluyor ve başımı belaya sokmuyordum. Kendi ailem gibi değildi fakat yine de bir tür aile sayılırdı.
Arabayı dikkatlice garaja park ettim ve mutfağa girince Sarah’ı elindeki tahta kaşıkla bir kâseye saldırırken buldum.
Çantamı bir sandalyenin üzerine koydum ve kendime bir bardak su koydum.
“Yine vejetaryen kurabiyelerden mi hazırlıyorsun? Özel bir gün mü?”
Sarah elindeki tahta kaşığı bir buz kıracağıymış gibi yoğun karışıma sapladı. “Arkadaşlarına yiyecek bir şeyler götürme sırası Sammy’de.”
Öksürerek sırıtmamaya çalıştım.
Gözlerini kısarak bana baktı. “Kelsey Hayes, senin annen dünyanın en iyi kurabiyecisi olabilir ama bu benim lezzetli bir şeyler yapamayacağım anlamına gelmez.”
“Yeteneklerinden değil, malzemenden şüpheliyim,” dedim. Kâseyi elime aldım. “Ceviz kreması, keten tohumu, protein tozu ve yeşillikler. Bunun içine geri dönüşümle elde edilmiş kâğıtlardan koymamana şaşırdım. Çikolatası nerede?”
“Bazen keçiboynuzu kullanıyorum.”
“Keçiboynuzu çikolata değildir. Tadı kahverengi tebeşir gibi. Kurabiye yapmak istiyorsan mutlaka-”
“Biliyorum. Biliyorum. Balkabaklı çikolatalı kurabiyeler veya duble çikolatalı fıstık ezmesi. Bunlar senin için hiç sağlıklı değil, Kelsey.”
“Ama tatları çok güzel.”
Sarah’ın parmağını yalayıp işine devam edişini seyrettim.
“Bu arada, artık benim de bir işim var. Panayır yerinde açılan sirkte hayvanları besleyecek ve ortalığı temizleyeceğim.”
Sarah, “Senin için çok güzel, harika bir deneyim olacağa benziyor,” dedi. “Ne tür hayvanlar var?”
“Oh, çoğunlukla köpekler. Ve bir de kaplanları var. Ama tehlikeli bir iş olduğunu sanmıyorum. Kaplanla ilgilenecek profesyonel elemanları vardır. Fakat işe çok erken başlamam gerekiyor ve sonraki iki hafta boyunca her gün sirkte yatıp kalkacağım.”
Sarah düşüncelere dalarak, “Hımmm,” dedi. “Bize ihtiyacın olursa bir telefon uzağındayız. Lütfen Brüksel lahanalı ‘geri dönüşüm kâğıtlı’ güveci fırından çıkartır mısın?”
Sarah kurabiyelerini fırına verirken hoş bir kokusu olmayan güveci masanın üzerine koydum. Sarah çocukları yemeğe çağırdı. Mike içeriye girdi, çantasını yere koydu ve eşini yanağından öptü.
Şüpheyle, “Bu… Koku da neyin nesi?” diye sordu.
“Brüksel lahanalı güveç,” diye cevap verdim.
Sarah gururla, “Ve ben de Sammy’nin oyun günü için kurabiye yaptım,” dedi. “En güzellerini sana ayıracağım.”
Mike’nin bana attığı anlamlı bakışı Sarah gözden kaçırmadı. Elindeki havluyu Mike’nin bacağına geçirdi.
“Sen ve Kelsey akşam yemeğinde bana böyle davranacaksanız bu akşam temizliği ikiniz yapabilirsiniz.”
“Ah, tatlım. Öfkelenme.” Sarah’ı yeniden öptü ve kollarını boynuna doladı, temizlikten kurtulmak için elinden geleni yaptı.
Dışarıya çıkmak için uygun bir zamandı. Sessizce mutfağı terk ettim ve Sarah’ın kıkırdadığını duydum.
Bir gün benim kocam da temizlikten kaçmak için bana böyle sarılacak ve güzel sözler söyleyecek, diye düşündüm. Gülümsedim.
Görünüşe göre, Mike’nin planı işe yaramıştı. Ben tek başıma bulaşıkları yıkarken temizliğe yardım etmek yerine çocukları uyutmaya gitti. Benim için fark etmezdi, işimi bitirir bitirmez yatmaya niyetliydim. Sabahın altısı düşündüğümden de çabuk gelecekti.
Sessizce yatak odama çıktım. Küçük ve sıcak bir odaydı, içinde basit bir yatak, aynalı bir şifonyer, bilgisayarım ve ödevlerim için bir çalışma masası, bir dolap, giysilerim, kitaplarım, farklı renkte saç bağlarım için bir sepet ve büyükannemin yorgam vardı.
Büyükannem yorganı ben küçükken yapmıştı. Ben çok küçüktüm ama elinde metal yüksükle nasıl dikiş attığını hâlâ hatırlıyordum. Köşesindeki yıpranmış kelebeğe dokundum, büyükannemi yanımda hissetmek için dikiş takımından yüksüğü nasıl çaldığımı hatırladım. Artık on yedi yaşında da olsam bazen hâlâ parmağımda yüksükle uyuyordum.
Pijamalarımı giydim, saçımın başını çözdüm ve taradım, biz konuşurken annemin saçımı nasıl yaptığını anımsadım.
Şifonyerin üzerinde duran iki resme baktım. Birinde üçümüz birlikteydik: Babam, annem ve ben Yeni Yıl’ı kutlu-yorduk. Ben on iki yaşındaydım. Uzun kahverengi saçlarım dalgalıydı fakat jöle kullanmakta ısrar ettiğim için resimde başıma yapışıktı. Ağzımda parıldayan gümüş telleri olsa da resim çekilirken gülümsemiştim. Şimdi düzgün bembeyaz dişlerim için minnettardım fakat o zaman diş tellerimden nefret ediyordum.
Çerçeveye dokundum, başparmağımı kendi solgun yüzümün üzerinde gezdirdim. Her zaman fidan gibi, esmer, sarışın ve mavi gözlü bir kız olmak istemiştim fakat babamın kahverengi gözlerini almıştım ve annem gibi kilo almaya meyilliydim.
Diğer resim annem ve babamın düğün töreninde çekilmişti. Arka planda güzel bir fıskiyeli havuz vardı, ikisi de genç ve mutluydu, birbirine gülümsüyordu. Bir gün ben de böyle olmak istiyordum. Birinin bana babamın anneme baktığı gibi bakmasını arzuluyordum.
Yüz üstü yatağıma yattım ve yastığımı çenemin altına aldım, annemin kurabiyelerini düşünmeye başladım.
Akşam, rüyamda bir ormanda kovalandığımı gördü. Kafamı çevirip geriye baktığımda büyük bir kaplanın peşinden geldiğini görüyordum. Rüyadaki ben kahkahalar atıyor ve gülüyor, arkasına dönüp daha hızlı koşuyordu. Arkamdan gelen zarif pati sesleri kalbimin ritmiyle birlikte atıyordu.

Bir önceki yazımız olan Günahkar başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir