" Günahkar | Kitap oku

Günahkar

By on Ağustos 21, 2017

gunahkar“Son derece heyecan verici. Bu kitabı elinizden bırakamayacaksınız.”
-Mo Hayder-

“Vurucu cümleler eşliğinde yürek hoplatan bir gerilim. Gerritsen her yeni romanında, işinde daha da ustalaştığını kanıtlıyor.”
-The Drood Review-

“Gerritsen, insan ruhunun derinliklerinde saklanan gizleri gün ışığına çıkartmayı başaran hayal gücüyle, Edgar Allen Poe ile H. P. Lovecraft arası ilgi çekici tarzıyla ses getiriyor.”
-Chicago Tribune-

“Gerritsen’den tuhaf bir şekilde insanı içine çeken, korkutucu ve gerilim yüklü bir roman daha.”
-Booklist-

“Gizemler ardına saklanmış, korkutucu ve çekişmeli bir mücadele.”
-Kirkus-

Tess Gerritsen, zihninin karanlık kuytularında gezinen tüyler ürpertici ve kafa karıştıran cinayet kurgularını, Günahkar adlı romanında ustaca kaleme almış. Dünya döndükçe son bulmayacak olan iyi ve kötü arasındaki savaşı, ustaca şekillendirdiği karakterleriyle sahneye koyan Gerritsen korkuyu, son derece başarılı bir gerilim romanı olan Günahkar ile okuyucuların kalbine salıyor.

***

GİRİŞ

Andhra Pradesh Hindistan

Şoför adamı bulundukları yerden daha fazla ileri götürmek istemedi.
Bir mil kadar önce, metruk Octagon Kimyasalları Fab-rikası’nı geçtikten sonra, asfalt artık yerini ollarla kaplanmış toprak bir yola bırakmıştı. Şoför çalılıkların arabasını çizebileceğini, son yağmurlardan sonra oluşan balçığın tekerleklerine bulaşabileceğini bahane ederek mızmızlanıyordu. F’eki ne olacaktı şimdi? Geri kalan yolu yayan mı tepecekti yani? Howard Redfıeld iki saat boyunca şoförün neden yola girmek istemediğine dair saçma sapan bahanelerini dinledi.
Kimse kolay kolay korktuğunu itiraf etmezdi zaten.
Redfıel’ın başka seçeneği yoktu sonuçta. Yola yayan devam etmek zorundaydı.
Bir şeyler söylemek için şoförün kulağına eğildi. Adamın teri leş gibi kokuyordu. Sürekli birbirine çarpıp sakırdayan boncuklarla dolu dikiz aynasından şoförün kapkara gözleriyle onu incelediğini gördü.
“Beni burada bekleyeceksin değil mi?” diye sordu Redfıeld. “Tam burada beni bekle.”
“Ne kadar bekleyeceğim?”
“Bir saat kadar. İşim biter bitmez geri döneceğim.”
“Size söyledim. Orada görecek bir şey yok. Artık orada kimsecikler yok.”
”Sen burada beni bekle tamam mı? Bekle beni. Şchire döndüğümüzde sana ücretinin iki katını ödeyeceğim.”
Redfıeld sırt çantasını kapıp klimalı arabadan dışarı adım attığı anda korkunç bir nem denizinin içinde hissetti kendini. Kolejde okurken üç kuruş
parayla sersefil Avrupa-yı keşfe çıktığı günlerden beri ilk kez sırt çantası takıyordu. Elli bir yaşında, sarkık omuzlarından birine çantanın bir sapını asmış vaziyetteyken kendini özenti gibi hissetti birden.
Ama bu hamam gibi ülkenin herhangi bir yerine arıtılmış içme suyu, böcek kovucu ve güneş koruyucusuyla yara merhemi olmadan gitmesi kendisi için bir felaket olurdu. Ve tabii kamerası. Kamerasını arabada bırakacak hali yoktu ya.
Akşamüstü olmasına rağmen hâlâ yakıcılığından bir şey kaybetmemiş güneşin etkisiyle şıpır şıpır terler vaziyette bir süre ayakta durup kafasını kaldırdı ve gökyüzüne bakıp düşündü: Harika! Güneş gittikçe alçalıyor, bütün sivrisinekler karanlığa üşüşecek şimdi. Akşam yemeğiniz geliyor sizi küçük gereksiz hayvancıklar.
Yola koyuldu. Uzun çimenler yolu görmesini engelliyor, yürüyüş ayakkabıları bileklerine kadar çamura batarken sendeleyip duruyordu. Aylardan beri buraya tek bir aracın gelmemiş olması gayet açık bir şekilde anlaşılıyordu. Doğa ana görevini yapmış, toprağı çabucak eski haline getirmişti.Durup üzerine üzerine gelen böcekleri elleriyle kovmaya çalıştı. Arkasına bir göz attığında arabanın artık görüş alanından çıktığını görüp kendini huzursuz hissetti. Acaba şoför onu gerçekten bekleyecek miydi, yoksa adama güvenmekle hata mı etmişti? Adam o kadar yolu söylene söylene gelmiş, bir de gittikçe kötüleşen yola girdiklerinden beri gittikçe daha da fazla tedirginleşmeye başlamıştı. “Burada kötü insanlar vardı ve bu bölgede çok kötü şeyler oldu,”
demişti şoför. Kaybolabilirler ve kimsecikler de onları bu Allah’ın unuttuğu yerde arama zahmetine girmezdi ona göre.
Redfîeld hızla yola koyuldu.
Her tarafını bir nem bulutu kaplamıştı. Sırt çantasın-daki suyun şıkırtısını duyuyor, ama daha şimdiden susamasına rağmen su içmeyle vakit kaybetmemek için durmuyordu. Gün batınıma kadar hiç durmadan, bir ya da bir buçuk saat kadar ilerlemeliydi. Etrafını saran ağaçların gölgeliklerinden gelen seslerin kuşlar olabileceğini düşündü. Şimdiye kadar hiç böyle bir kuş cıvıltısı duyduğunu hatırlamıyordu. Bu ülkede herşey garip ve gerçeküstüydü. Ağır adımlarla yürümeye devam etti. Uykudaymış gibi hissediyordu kendini. Sırtından şıpır şıpır ter akıyordu. Her bir adımla birlikte Jkendi nefesinin ritmi de gittikçe yükseliyordu. Haritaya bakılırsa sadece bir buçuk mil yol katedecekti, fakat sanki sonsuza kadar yürüyecekmiş gibi hissediyordu kendini. Sinek kovu-cudan yeni sürmüş olmasına rağmen en ufak bir şekilde etkilenmemişti sivrisinekler kremden. Kulakları vızittılanyla uğıılduyor, yüzü kaşınıyordu. Derin bir çamura daha saplandı ve uzun otların içine, dizlerinin üstüne düştü. Nefesini tutup ağzına dolan otları tükürdü. Cesaretini yitirmiş, iflahı kesilmişti. O kadar ki, bir an her şeyden vazgeçip, kuyruğunu sıkıstırıp Cincinnati’ye giden ilk uçağa atlayıp gerisin geri dönmeye karar verdi. Zaten ödlekçe davranması onun çok daha fazla emniyette olmasını sağlardı.
Derin bir of çektikten sonra ellerinden güç aldı ve önündeki otları inceleyerek yavaşça ayağa kalkmaya çabaladı. O yeşil keskin uçlu otların içinde parlayan bir şey ilişti gözüne. Metal bir şey. Aslında basit, ucuz metalik bir düğmeydi bu. Ama bir anda üzerinde bir simge olduğunu fark etti. Bir tılsım. Onu cebine attı, bacakları üzerinde doğruldu ve yürümeye devam etti.
Sadece birkaç yüz metre sonra yol birden uzun ağaçlarla çevrili geniş bir alana açılıvermişti. Alanın uzağında bir kenarda tenekesi paslanmış çatısıyla, cüruf briketinden yapılmış alçak, ıssız bir bina çarptı gözüne. Kuru dallar çatırdıyor, otlar hafif hafif esen rüzgarda dalgalanıyordu.
Burası tahmin ettiği yer olmalıydı. Olayların vuku bulduğu yer.
Birden çok hızlı nefes alıp verdiğini fark etti. Kalbi, sıkışmıştı. Sırt çantasını yere indirdi, açtı ve kamerasını dışarı çıkarttı. Kanıt her şeydir, diye düşündü. Octagon seni yalancılıkla suçlayacak. İtibarını sarsmak için ellerinden ne geliyorsa yapacaklar. O yüzden kendini en iyi şekilde savunmak için hazır olmalısın. Gerçeği söylediğini ispat edebilmelisin.
Kararmış dalların arasından açıklıkta yürümeye başladı. Ayaklarıyla dalları iteledikçe etrafa tuhaf bir koku yayılıyordu. Bir anda bütün vücudu buz kesmişti.
Bunlar ölü yakılan odun yığınlarından arta kalanlardı.
Terden sırılsıklam olmuş elleriyle objektifin kapağım açtı ve resim çekmeye koyuldu. Gözlerini vizöre yapıştırmış, hiç durmadan fotoğraf çekiyordu. Yanmış
bir kulübeden arta kalanlar. Otların üzerinde bir çocuk terliği. Bir sariden kalan bir parça kumaş. Nereye baksa ölümü görüyordu.
Sağına döndü. Yeşil bir duvar halısı takıldı objektife. Tam başka bir foto daha çekecekti ki, bir anda parmağı dondu kaldı deklanşörün üzerinde. Biri kayarcasına geçmişti sanki kad-rajdan. Gözlerini kameradan ayırdı ve dikleşip ağaçlan incelemeye koyuldu. Sallanan dallardan başka hiçbir şey görememişti.
Peki bu görüntüye giren ani hareketlenme ne olabilirdi? Orada, ağaçların arasında aşağı yukarı sallanan bir karaltı vardı sanki. Bir maymun olabilir miydi acaba?
Fotoğraf çekmeye devam etmesi gerekiyordu. Hava hızla kararmaya başlıyordu çünkü.
Bir taşm üzerinden .atladı ve bir yandan da sağa sola göz atarak teneke damlı binaya doğru yürümeye başladı. Pan-talonunun paçaları otlara değdikçe ıslık gibi keskin bir ses çıkartıyordu. Ağaçlar sanki gözleri varmış da onu seyredi-yormuş gibiydiler.
Binaya yaklaştıkça duvarlarının yangın nedeniyle karardığını daha iyi seçebiliyordu artık. Kapı girişinde bir yığın kül ve bir miktar kararmış odun yığını vardı. Bir ölü yakma yeri daha.
Etrafında bir iki adım attıktan sonra kapı girişine baktı.
Evin içi karanlık olduğu için burada fazla fotoğraf çekemezdi. Az sonra gün ışığı tamamen gidecek ve içerisi iyice kararacaktı. Bir an durdu ve gözlerini karanlığa alıştırmaya çalıştı. Şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Toprak bir kapta bir miktar temiz su vardı. Baharat kokusu aldı. Bu nasıl olabilirdi ki?Arkasında bir çatırtı duydu.
Hızla arkasına döndü.
Dışarıda ayakta duran biri vardı. Etrafındaki ağaçların tek bir dalı bile kımıldamıyor, hatta kuşlar bile ötmüyordu. Yüzü belirsiz kişi ona doğru sarsak sarsak yürümeye başladı ve birkaç metre kala durdu.
Redficld fotoğraf makinasını birden yere düşürdü . Korkudan dili tutulmuştu.
Hızla geriledi.
Bu bir kadındı. Yüzü olmayan bir kadın.
ona Ölüm Kraliçesi diyorlardı.
Kimse yüzüne söylemese de Dr. Maura Isles kendisine verilen bu takma adı mahkeme salonu, ölüm mahalli ve morgdan oluşan o korkunç üçgen içinde gidip gelirken zaman zaman duymuştu oradan buradan. Bazen insanların onunla dalga geçtiklerini. Ha ha, barbar tanrıçamız taze et toplamak için dışarı çıkıyor işte.
Bazen arkasından söylenen bu laflar bir günahkâr yanlarından geçerken sofuların tövbe tövbe diye söylenmelerine benzer şekilde onda korkunç bir tedirginlik yaratıyordu.
Bu, neden ölümün adımlarıyla yürümeyi seçtiğini asla anlayamayacak insanların verdiği tedirginlikti. Hakikaten Gerçekten soğuk etle temasının, ölü kokusunun onu hayata küstürdüğünü mü sanıyorlardı? Bunun normal olamayacağını düşünüyor, sürekli kaçamak bakışlarla onu inceleyerek garip bir tip olduğuna dair fikirlerini destekleyecek detaylara özellikle dikkat ediyorlardı. Bembeyaz bir ten, Kleo-patra stili küt kesilmiş simsiyah saçlar. Kıpkırmızı bir ruj.
Ondan başka kim bir ölüm mahallinde kıpkırmızı rujla dolaşabilirdi ki ? Çoğunlukla da sakin sessiz biri olmasından ve kusmamak için kendilerini zor tuttukları korkunç ortamlarda gayet rahat ve soğukkanlı bir şekilde dolaşmasından rahatsız olurlardı. Maura Isles onların aksine asla bakışlarını başka yöne çevirmezdi. Hatta aksine ölüye daha da yaklaşır, iyiee inceler, dokunur ve koklardı.
Ve daha sonra, parlak kuvvetli ışıklar altında, otopsi laboratuvarında onları kesip biçerdi.
Şu anda da neşteriyle donmuş deriyi ve altındaki parlak yağlı tabakayı kesiyordu.
Kaburgalarını kesmek için budama makasım kullanıyordu ve kasasının kapağını açıp içine sakladığı değerli eşyaları çıkartan biri gibi göğüs kemiğinin üçgen şeklindeki kalkanını kaldırırken hamburger patates kızartması ikilisini seven bir adam, diye düşündü.
Kırk dokuz yıl boyunca Bay Samuel Knight’in bedenine kan pompalayıp duran kalp süngerimsi akciğer yatağının içinde öylece uzanmıştı. Onunla birlikte büyümüş, daha körpecikken zamanla işte karşınızda gördüğünüz gibi oldukça yağlı bir ete dönüşmüştü. Her kalp eninde sonunda bir gün dururdu. Boston otelinin bir odasında TV açıkken, yanında minibardan alınmış bir bardak viskiyle ölü bulunan Bay Knight’ınki gibi.
Acaba ölmeden önce ne düşünüyordu, ya da acı çekti mi çekmedi mi gibi gereksiz sorularla kafasını yormadan derhal işe girişti. Deriyi gererek iyice açtı ve kalbini avuçlarının içine aldı. Bay Samuel Knight onun için hâlâ bir yabancıydı. Sessiz ve kendisinden hiçbir şey talep etmeden sırlarını ona seve seve vermeye hazır bir yabancı. Ölüler çok uslu olurlardı. Asla şikâyet etmezler, gözdağı vermezler ve
asla tath sözle kandırmaya çalışmazlardı.

Bir önceki yazımız olan Ruh Avcısı başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir