" Gece Yarısından Sonra | Kitap oku

Gece Yarısından Sonra

By on Ocak 6, 2017

gece-yarisindan-sonra-tess-gerritsen-marti-yayineviHerkes onun, o ise gerçeğin peşindeydi…

Bir gece yarısı Sarah Fontaine, yaklaşan tehlikenin habercisiymiş gibi çalan telefonun sesiyle uyanır ve bir kadının alabileceği en okötü haberi alır: henüz iki aydır evli olduğu Geoffrey Fontaine, Berlin’de bir otel odasında çıkan yangında ölü bulunmuştur.
Bu olayın acı olduğu kadar tuhaf bir yanı vardır;
Sarah kocasının Berlin’de değil, Londra’da olduğunu sanıyordur.

Aldığı haberle yıokılan ve kocasının öldüğüne inanmayan genç kadın, ipuçlarının peşinden gitmek üzere Amerika’dan Avrupa’ya uzanan tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Bu macerada kendisini karmaşıok bir casusluk ağının ortasında bulan Sarah, kocasıyla ilgili gerçeklere ulaşabilecek midir?

*

“Tehlikeli bir macera, baştan çıkarıcı bir aşokay hikâyesi, nefes kesen bir anlatım… Gece Yarısından Sonra elinizden bırakamayacağınız bir roman.”
the brand new York instances

“Tess Gerritsen baştan sona düşmeyen bir tempoyla heyecanın sınırlarını zorluyor.”
Booklist

“Gizemli bir serüveni romantik bir aşok hikâyesiyle harmanlayan Tess Gerritsen; hem aksiyon, hem aşokay, hem de gerilim isteyenlere muhteşem bir roman sunuyor.”
Library Journel

***

GİRİŞ

Berlin

Bir insanın bilincini kaybetmesi için şahdamarına yirmi saniye baskı yapmak yeterlidir. Baskı iki dakika daha sürdürülürse, ölüm kaçınılmaz olur. Simon Dance’ın bu gerçekleri öğrenmek için bir tıp kitabına ihtiyacı yoktu, bunları deneyimlerinden biliyordu. Birini boğarken ipi gevşek bırakmaması gerektiğinin de bilincindeydi. İp yeterince sıkı olmazsa kurbanın beynine kısacık süreyle de olsa kan gider ve yaşanan boğuşma uzardı. Bu da tüm süreci özensizleştirir hatta tehlikeye sokardı. Ve dünyada hiçbir şey ölmek üzere olan bir insandan daha barbar olamazdı.

Dance karanlıkta çömelirken ipi ellerine iki kez doladı ve saatinin parlak kadranına göz attı. Işıkları kapatalı iki saat olmuştu. Katilinin, Dance’ın derin uykuda olduğundan emin olmak isteyen dikkatli bir adam olduğu açıktı. Eğer adam bir profesyonelse, uykunun en ağır bölümünün ilk iki saat olduğunu biliyor olmalıydı. Saldırı zamanı şu andı.

Dışarıdaki koridorda bir ayak sesi işitildi. Dance gerildi, sonra yavaşça ayağa kalktı ve hızla çarpmaya başlayan kalbinin sesini duymamdan gelerek kapının yanında, karanlığın içinde bekledi. Hızla hareketlenirken içinde yükselen o tanıdıok adrenalini hissetti. İpi ellerinin arasında iyice gerdi.

Anahtar kilide sokuldu. Dance dişlerin metale yavaşça sürtünmesiyle çıkan sesi duydu. Anahtar dönünce kilitten yumuşak bir tıokayırtı geldi. Kapı içeri doğru ağır ağır açıldı, koridorun ışığı odaya sızdı. Bir gölge yavaşça içeri süzülerek içinde biri uyuyormuş gibi duran yatağa yöneldi. Gölge kollarını havaya kaldırdı. Susturuculu namludan yastıklara üç mermi sıktı. Üçüncü mermi hedefe saplanır saplanmaz Dance da harekete geçti.

Dance ipi saldırganın boynuna doladı, sonra yukarı ve arkaya doğru çekti, ip şahdamarının en gözle görülür okısmının üzerine gelecek şekilde dolanmış, çeneye uygun bir açıyla çekilmişti. Silah yere düştü. Adam oltaya takılan bir balıok gibi çırpındı ve çılgınca ipi yakalamaya çalıştı. Arkasına dönmeyi ve Dance’ın yüzünü tırmalamayı denedi. Kolları ve bacakları kontrolden çıktı, çılgınca sarsılıp etrafa savruluyorlardı. Sonra yavaş yavaş adamın bacakları okayıvrıldı, kolları gevşeyip aşağı düşmeden önce son bir kez öne doğru uzandı. Dance dakikaları sayarken bedenin son kasılmalarını, ölmeye başlayan beyin hücrelerinin karıncalanmalarını hissetti. Sıkmaya devam etti.

Dance üç dakika sonra ipi serbest bırakınca beden yere düştü. Dance ışıkları yaktı ve başını öne eğerek biraz önce öldürdüğü adama baktı.

Adamın lekeli suratını bir yerlerden hayal meyal hatırlıyordu sanki. Belki de onu daha önce sokakta ya da trende bir yerde görmüştü ancak ismini bilmiyordu. Adamın elbiselerini hızla yokladı ama sadece para, araba anahtarları ve işine yarayacak birtakım eşyalar buldu: yedek şarjörler, susturalı bir bıçak, bir maymuncuk. Dance, adama ne kadar ödeme yapıldığını ister istemez merak ederek, meçhul bir profesyonel, diye düşündü.

Cesedi sürükleyerek yatağın üzerine çekti, örtünün altında kabartılmış halde duran üç yastığı bir tarafa attı. Cesedin boyunun bir metre seksen santim civarlarında olduğunu tahmin etti. Aynı boydaydılar. Güzel. Dance cesedin elbiseleriyle kendisininkileri değiştirdi, muhtemelen bunu yapması gereksizdi ama o titiz ve dikkatli bir adamdı. Ardından evlilik yüzüğünü çıkararak cesedin parmağına takmayı denedi fakat bir türlü parmak boğumundan geçiremedi. Banyoya giderek yüzüğü sabunladı ve sonunda adamın parmağına takmayı başardı. Ardından oturdu ve birkaç sigara tüttürdü. Gözden kaçırmış olabileceği detayları düşünmeye çalıştı.

Üç mermi, tabii ya. Dance, yastıkların ve şiltenin arasını yoklayarak mermilerden ikisini bulmayı başardı. Üçüncüsü muhtemelen yatağın bir yerlerine saplanıp kalmıştı. Daha derinleri araştırmaya başlayacaktı ki koridordan yaklaşan ayak seslerini işitti. Yoksa katilin bir suç ortağı mı vardı? Dance silahı kapıp, kapıya nişan alarak bekledi. Ayak sesleri ilerledi ve uzaklaşarak şiddetini yitirdi. Yanlış alarm. Yine de oradan hemen ayrılmalıydı, odada daha fazla oyalanmak aptallıok olacaktı.

Şifoniyer çekmecesinden bir şişe metanol çıkardı. Bu hızla yanacak ve ardında en ufak bir iz bırakmayacaktı. Sıvıyı cesedin, yatağın ve etrafındaki halıların üzerine döktü. İçeride yangın alarmı ya da otomatik su püskürtücüsü gibi bir şey yoktu. Dance sırf bu yüzden eski bir otel tercih etmişti. okayül tablasını yatağın yanına bıraktı, ölen adamın eşyalarını bir araya toplayarak bunların arasına boş metanol şişesini de yerleştirdi ve hepsini bir çöp torbasına tıkıştırdı. Sonra yatağı ateşe verdi.

Bir ıslık sesiyle alevler parladı, ceset saniyeler içinde yanmaya başladı. Dance geride fark edilir bir şey kalmayacağından emin olana kadar orada bekledi.

Çöp torbasını alarak odadan çıktı, kapıyı kilitledi ve koridordan aşağı, yangın alarmına doğru ilerledi. Masum insanları öldürmenin bir anlamı yoktu, camı okayırarak alarm kolunu çekti ve sonra merdivenlerden zemin kata indi.

Sokağın karşısındaki ara yolda, kaldığı odanın penceresinden dışarı uzanan alevleri seyretti. Otel boşaltılmış, battaniyelerine sarınmış uykulu insanlar sokağı doldurmuştu. On dakika sonra üç itfaiye aracı geldi. Bu süre zarfında odası tam bir cehennem yerine dönmüştü.

Yangını söndürmeleri bir saat aldı. Titreyen otel sakinlerine meraklı bir izleyici grubu da katılmıştı. Dance insanların yüzlerini inceleyerek hepsini aklına yazdı. Eğer içlerinden birini bir daha görürse, tedbirli olacaktı.

Ardından, insan güruhu arasında dururken, siyah bir limuzinin sokaktan aşağı yavaş yavaş ilerlediğini fark etti. Arka koltukta oturan adamı tanıdı. Demek CIA buradaydı. İlginç.

Gördükleri onun için yeterliydi. Saat geç olmuştu ve onun yola çıkması, Amsterdam’a geri dönmesi gerekiyordu.

Üç blok ileride, içinde boş metanol şişesinin de yer aldığı torbayı çöp kutusuna attı. Böylece son detayın da icabına bakılmıştı. Berlin’deki bütün işlerini halletmişti. Geoffrey Fontaine’i öldürmüştü. Şimdi ortadan kaybolma zamanıydı. Islık çalarak karanlıkta kayboldu.

Amsterdam

Yaşlı adam sabahın üçünde gelen haberle uyandırıldı. “Geoffrey Fontaine öldü.”

Yaşlı adam, “Nasıl?” diye sordu.

“Otelde çıkan bir yangında. Yatakta sigara içtiğini söylüyorlar.”

“Bir kaza mı? İmkânsız! Ceset nerede?”

“Berlin morgunda. Çadequate kötü yanmış.”

Yaşlı adam, tabii tabii, diye düşündü. Cesedin tanınmaz halde olacağını bilmeliydi. Simon Dance, her zamanki gibi, büyük bir beceriyle izini kaybettirmeyi başarmıştı. Demek onu yine elden kaçırmışlardı.

Ancak yaşlı adamın elinde bir koz daha vardı. “Bana onun Amerikalı bir karısının olduğunu söylemiştin,” dedi. “O nerede yaşıyor?”

“Washington’da.”

“Onu takip ettireceğim.”

“İyi ama neden? Sana adamın öldüğünü biraz önce söyledim.”

“O ölmedi, yaşıyor. Bundan eminim. Şu kadın da onun nerede olduğunu biliyordur belki. Onun gözetim altında tutulmasını istiyorum.”

“Adamlarımın…”

“Hayır. Ben kendi adamımı yollayacağım. Güvenebileceğim birini.”

Bir sessizlik yaşandı. “Senin için kadının adresini öğreneceğim.”

Yaşlı adam telefonu kapattıktan sonra tekrar uyuyamadı. Tam beş yıl beklemişti. Beş yıldır araştırıyordu. Bu kadar yaklaşıp tekrar başarısızlığa uğramak… Şimdi her şey Washington’daki şu kadının ne bildiğine bağlıydı.

Sabırlı olmalı ve kadının kendisini ele vermesini beklemeliydi. Kroncn’i gönderecekti, Kronen onu hiçbir zaman başarısızlığa uğratmayan bir adamdı. Onun kendine has bilgi edinme yöntemleri vardı: direnilmesi zor yöntemler… Ama bu Kronen’in özel becerisiydi. Ona has bir ikna kabiliyeti…

Birinci Bölüm

Washington

Telefon çaldığında saat gece yarısını geçmişti.

Sarah, ağır bir uyku perdesinin gerisinden zil sesini duydu. Ses inanılmaz derecede uzaklardan geliyor gibiydi, uzanamayacağı kadar uzak bir odadan yankılanan alarm sesini andırıyordu. Uyanmak için çabaladı fakat uykuyla uyanıklıokay arasında bir yere sıokışıp kalmıştı. Telefonu yanıtlamalıydı, arayanın kocası Geoffrey olduğunu biliyordu.

Bütün akşam Geoffrey’nin sesini duymak için beklemişti. Çarşamba gecesiydi, Geoffrey Londra’ya yaptığı aylıok seyahatlerde evi her çarşamba arardı. Ancak bu gece Sarah erken yatmıştı, burnu akıyor öksürüyordu, son günlerde Washington’ı vuran grip salgınının kurbanlarından biriydi. Bu Hong Kong’dan gelen A-sixty three gribiydi, aynı zamanda şu an mikrobiyoloji laboratuvarında çalışan arkadaşlarının yarısıyla paylaştığı berbat bir sıkıntıydı. Bir saat kadar yatakta kitap okumuş, uyanıok kalmak için kahramanca çırpınmıştı. Bir soğuk algınlığı ilacıyla Journal of Microbiology‘nin son sayısı karışımı, herhangi bir uyku hapından çok daha hızlı etki etmişti. Dakikalar içerisinde, gözlüğü burnunun üzerinde, sırtüstü yastıklara gömülüvermişti. Bu okayısa bir dinlenme olacaktı, kendisine öyle söz vermişti, hafif bir şekerleme… Sonunda, uykusu yavaş yavaş kuvvetlenmiş, onu pusuya düşürmüştü.

Uyanır uyanmaz yatağın yanındaki lambanın hâlâ yandığını fark etti, Journal of Microbiology ise göğsünde açıokay halde duruyordu. Oda biraz bulanıktı. Gözlüklerini arkaya doğru iterek yerine yerleştirdi, komodinin üzerindeki saate göz attı. On iki otuz. Telefon sessizdi. Yoksa rüya mı görmüştü?

Telefon tekrar çalınca yerinden fırladı. Ahizeyi büyük bir sabırsızlıkla kaptı.

Bir erkek sesi, “Bayan Sarah Fontaine ile görüşebilir miyim?” diye sordu.

Bu Geoffrey değildi. Ani bir panik Sarah’yı o an elektrik dalgası gibi sarstı. Ortada yanlış giden bir şeyler vardı. Bir anda doğruldu, tamamen uyanmıştı. “Evet. Benim,” dedi.

“Bayan Fontaine, ben Nicholas O’Hara, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’ndan. Sizi bu saatte aradığım için üzgünüm ama..” Durakladı. Sarah’yı en çgood enough korkutan şey de bu sessizlik oldu, çünkü bu çgood enough temkinli, çok deneyimli, onu gelecek darbeye karşı korumak için odaklanmış stratejik bir sessizlikti. Adam cümlesini, “Korkarım ki measurement okayötü haberlerim var,” diye tamamladı.

Sarah’nın boğazı düğümlendi. Söyleyin bana! Bana ne olduğunu söyleyin! diye haykırmak istedi. Fakat yapabildiği tek şey fısıldamak oldu. “Evet. Dinliyorum.”

Adam, “Kocanız Geoffrey hakkında,” dedi. “Bir kaza yaşandı.”

Sarah gözlerini kapatarak, bu gerçek değil, diye düşündü. Geoffrey zarar görmüş olsaydı, ben bunu mutlaka hissederdim. Bir şekilde bilirdim…

Adam, “Altı saat kadar önce,” diye devam etti. “Kocanızın otelinde bir yangın çıktı.” Adam bir kez daha durakladı. Sonra sesinde bir endişe tınısıyla, “Bayan Fontaine? Hâlâ orada mısınız?” diye sordu.

“Evet. Lütfen devam edin.”

Adam boğazını temizledi. “Bunu söylemek zorunda olduğum için üzgünüm Bayan Fontaine. Kocanız… kazadan canlı kurtulamadı.”

Adam sessiz kalarak ona biraz zaman tanıdı, Sarah’nın elemini kontrol altına almak için çabalayacağı bir an… Yaşadvertığı o aptalca ve mantıksız gurur, hıçkırığını bastırmak için elini bastırarak ağzını kapatmasına yol açtı. Bu acı, bir yabancıyla paylaşılmayacak kadar özeldi.

Adam nazikçe, “Bayan Fontaine?” diye sordu. “İyi misiniz?”

Sarah sonunda titrek bir nefes almayı başardı. Fısıldayarak, “Evet,” dedi.

“Düzenlemeler… konusunda endişelenmenize gerek yok. Tüm detayları Berlin’deki konsolosluğumuzla koordine ede-

Bir önceki yazımız olan Kayıp Kardeş başlıklı makalemizde roman hakkında bilgiler verilmektedir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir