" Evernight Akademisi 1 – Sonsuz Gece | Kitap oku

Evernight Akademisi 1 – Sonsuz Gece

By on Ağustos 21, 2017

sonsuzgeceBianca’nın hayatı hiç de istediği gibi değildir. Gotik ve ürpertici Evernight Akademisi’nin öğrencileri güzel, zeki, hatta neredeyse yırtıcıdır ama Bianca onlardan biri olmadığının farkındadır. Yakışıklı ve gizemli Lucas’la tanıştığında ise genç adam ona dikkatli olması gerektiğini söyler: Bianca kalbini ona kaptırmamalıdır. Bu uyarıya rağmen aralarındaki güçlü çekime karşı koyamayan genç kız, Lucas’la birlikte olabilmek için her riski göze almaya hazırdır. Onları ayırmak ve Bianca’ya inandığı her şeyi sorgulatmak için fırsat kollayan karanlık güçler, bu aşka engel olabilecek midir?

“Romeo ve Juliet tarzında işlenmiş gençlik aşkı ve asırlardır süren düşmanlıkla örülü, birinci sınıf, güçlü bir roman.”
-Romantic Times Book Reviews-

“Okurlar, Evernight Akademisi ve öğrencileri hakkında yeni şeyler öğrenmek için sabırsızlanacak.”
-Kliatt-

“Gray’in tarzı okuru daha ilk sayfada yakalıyor ve beklenmedik gelişmelerle iyice kendine çekiyor. Kitabın yoruma açık sonuysa bir sonraki kitabın heyecanla beklenmesini sağlıyor. Vampir hikâyelerini sevenler kaçırmasın.”
-School Library Journal-

“Romantik öykülere, yatılı okullara ve vampirli maceralara meraklı genç okurlar ustaca yazılmış bu romana bayılacak.”
-Children’s Literature-

***

Giriş

UCU ALEVLİ BİR OK DUVARA SAPLANDI.

Yangın. Toplantı evinin eski ve kupkuru ahşaplan bir anda tutuştu. Ciğerlerimi tırmalayan, nefesimi kesen, karanlık, yağlı bir duman bütün odayı kapladı. Yeni arkadaşlarım silahlarına sanlıp canlan pahasına savaşmaya girişmeden önce dehşet çığlıklan attılar.
Hepsi benim yüzümden…
Oklar art arda havayı delip geçiyor, alevleri iyice körüklüyordu. Küllerin neden olduğu pusun arasında Lucas’ın gözlerini bulmak için umutsuzca çabalıyordum. Beni, ne pahasına olursa olsun koruyacağım biliyordum ama o da tehlike altındaydı. Beni kurtarmak için uğraşırken Lucas’a bir şey olursa kendimi asla affetmezdim.
Kurumla ağırlaşan hava yüzünden öksürerek Lucas’ın elini sımsıkı tuttum ve onu kapıya doğru çektim. Ama onlar bizi karşılamaya çoktan hazırlardı.
Toplantı evinin girişinin az ötesinde, gölgeleri alevlere vuran, yan yana sıralanmış koyu renkli, korkutucu karaltılan duruyordu. Görünürde silahlan yoktu. Zaten tehditlerini açıkça sezdirmek buna hiç ihtiyaçlan yoktu. Benim için gelmişlerdi. Ve kurallan çiğnediği için Lucas’ı cezalandırmaya. Buraya öldürmeye gelmişlerdi.
Bütün bunlar benim yüzümden oluyor. Lucas ölürse, bütün suç benim olacak.
Gidecek hiçbir yer, kaçılacak bir sığmak yoktu. Burada çevremizi saran, daha şimdiden tenimi acıtacak kadar ısman yangının ortasında da kalamazdık. Tavamn üstümüze çökmesi ve bizi ezmesi an meselesiydi.
Dışarıdaysa vampirler bekliyordu.
Birinci Bölüm
OKULUN İLK GÜNÜ, YANİ KAÇMAK İÇİN SON ŞANSIMDI.
Hayatta kalmamı sağlayacak malzemelerle dolu bir sırt çantam, kendime herhangi bir yere uçak bileti almak için kullanacağım dolu bir cüzdanım ya da beni kaçırmak için yolun aşağında, bir arabanın içinde hazır bekleyen bir arkadaşım yoktu. Kısacası, aklı başında pek çok insanın “plan” olarak adlandıracakları şeye sahip değildim.
Ama önemli değildi. Ne olursa olsun, Karanlıklar Akademisinde kalmayacaktım.
Ben kot pantolonumu ve beni sıcak tutan siyah kazağımı üzerime geçirirken -sabahın bu saatinde, hele bu yükseklikte eylül bile soğuk olurdu-, sessiz sabah güneşi gökyüzüyle henüz buluşuyordu. Uzun, kızıl saçlarımı öylesine bir topuzla topladım ve yürüyüş botlanmı ayağıma geçirdim. Her ne kadar annemin ve babamın uyanmasından endişe etmem gerekmese de, sessiz olmam çok ama çok önemliydi. Kısaca şöyle diyelim, ikisi de sabah inşam değildi. Saatin alarmı duyulana kadar ölü gibi uyurlardı ve zilin çalmasına daha birkaç saat vardı.
Bu bana zaman kazandıracaktı.
Yatak odamın penceresinin dışında, sevimsiz suratı bir çift köpek dişiyle tamamlanan, çirkin bir yaratık heykeli bana bakıyordu. Kot ceketimi kaptım ve heykele dil çıkardım. “Belki de Lanetliler Kalesi’nde takılmak hoşuna gidiyordur,” diye mırıldandım. “Keyfine bak, ben sana mâni olmayayım.”
Çıkmadan önce yatağımı topladım. Normalde bunu yapmak için bir yığın dır dır dinlemem gerekirdi ama bugün kendi isteğimle işe koyulmuştum. Bugün annemle babamı yeterince dehşete düşüreceğimi biliyordum; yatak örtüsünü düzeltmek, küçük de olsa bir telafi olabilirdi. Büyük olasılıkla onlar böyle görmeyeceklerdi ama durmadım. Yastıkları kabartırken, dün gece gördüğüm rüya o anki kadar canlı bir şekilde gözlerimin önüne geldi:
Kan rengi bir çiçek.
Rüzgâr çevremi saran ağaçların arasında âdeta kükrüyor, dalları dört bir yana savuruyordu. Bulutlarla karman çorman bir hal almış gökyüzü âdeta kaynıyordu. Rüzgârın yüzüme düşürdüğü saçları elimle düzelttim. Tek isteğim çiçeğe bakmaktı.
Çiçeğin yağmur damlacıklarıyla süslü yapraklarının her biri kıpkırmızı, incecik ve bıçak gibiydi; hani şu tropik orkide türleri gibi. Ancak çiçek aynı zamanda gösterişli ve dolgundu ve dalına, bir gül misali sımsıkı tutunmuştu. Bu çiçek gördüğüm en egzotik, en büyüleyici şeydi. Ve benim olmalıydı.
Bu anı beni neden ürpertiyordu? Sonuçta sadece bir rüyaydı. Derin bir nefes aldım ve dikkatimi topladım. Gitme zamanı gelmişti.
Askılı çantam zaten hazırdı; bir önceki gece içini doldurmuştum. Sadece birkaç parça eşya: bir kitap, güneş gözlüğüm ve bu civarda medeniyete en yakın yer olan Riverton’a kadar gitmem gerekmesi ihtimaline karşılık, bir miktar nakit. Bu beni o gün için idare ederdi.
Gördüğünüz gibi, kaçmıyordum. Yani kaçıp da yeni bir kimliğe büründüğünüz, ya da ne bileyim, bir sirke falan katıldığınız anlamda değil. Hayır, ben bir mesaj veriyordum. Ailemin Karanlıklar Akademisi’ne onların öğretmen, benimse öğrenci olarak gelmemizi ilk önerdikleri andan beri bu fikre karşıydım. Bütün hayatım boyunca aynı küçük kasabada yaşamıştık ve beş yaşımdan beri aynı insanlarla birlikte okumuştum. Bunun böyle kalmasını istiyordum. Yabancılarla tanışmaktan keyif alan, kolayca sohbete girişen ve dostluk kuran insanlar vardı elbette ama ben hiçbir zaman onlardan biri olmamıştım. Hiç alakam yoktu.
İnsaniann sizden “utangaç” diye bahsederken gülümsemeleri çok gariptir. Utangaçlık, bebek dişleriniz döküldüğünde sırıtışınızda açılan gedikler gibi, büyüdüğünüz zaman kurtulacağınız şirin ve bir anlamda komik bir alışkanlıkmış gibi. Bu duygunun midenizi nasıl düğümlediğini, avuçlarınızı nasıl terlettiğini ya da anlamlı bir şeyler söylemenize nasıl engel olduğunu bir bilseler… Hiç ama hiç şirin değildir.
Oysa annem ve babam, bunu söylerken hiç gülümsemezlerdi. Bunu yapmayacak kadar zekiydiler ve on altı yaşımda, buna artık bir son vermem gerektiğine karar verdikleri güne kadar, beni anladıklarını sandım. Bunu yapmak için yatılı okuldan daha uygun bir yer olabilir miydi? Hele kendileri de bu yolculukta bana eşlik etmek üzere oradayken…
Bu fikre nereden kapıldıklarım anlayabiliyordum ya da anlıyor sayılırdım. Yine de, bu sadece bir teoriydi. Karanlıklar Akademisinin araç girişine girdiğimiz ve bu büyük, insana tepeden bakan taştan Gotik canavan ilk gördüğüm anda, okula burada devam etmemin imkânsız olduğunu anlamıştım. Annem ve babam beni dinlememişlerdi. Dinlemelerini sağlamak zorundaydım.
Parmak ucunda, ailemin son bir aydır yaşadığı, öğretim görevlilerine ayrılmış dairenin kapısına yürüdüm. Yatak odalarının kapalı kapısının ardından annemin usul usul horladığını duyabiliyordum. Çantamı omzuma astım, kapının tokmağını yavaşça çevirdim ve merdivenleri inmeye başladım. Akademi kulelerinden birinin en tepesinde yaşıyorduk. İnanın, bu sanıldığı kadar cazip değil. Bu, neredeyse iki yüzyıl önce, yani yıpranıp bozulmalarına yetecek kadar uzun süre önce oyulmuş, döner taş basamakları inmem anlamına geliyordu. Uzun, sarmal biçimli merdivende sadece bir iki pencere vardı ve ışıklar henüz yanmadığı için beni karanlık ve zorlu bir yolculuk bekliyordu.
Çiçeğe uzandığım anda, çit oluşturan çalılarda bir hışırtı oldu. Rüzgâr, diye düşündüm ama değildi. Hayır, çalılar gözle görülür bir hızla büyüyordu. Yaprakların arasından, arapsaçını andıran bir karmaşayla, asmalar ve böğürtlen çalıları fışkırıyordu. Ben kaçmaya fırsat bulamadan, çalılar beni dalların, yaprakların ve dikenlerin arasına hapsedecek şekilde etrafımı kuşattılar.
O an için son ihtiyacım olan şey kâbuslarımdan anlık görüntülere kapılmaktı. Derin bir nefes aldım ve zemin kattaki büyük hole varana kadar, inmeye devam ettim. Burası, ilham vermek ya da en azandan etkilemek için inşa edilmiş, gösterişli bir alandı; mermer zeminler, yüksek kemerli tavanlar, yerden kirişe kadar uzanan, tam ortadaki düz şeffaf cam dışmda, her biri farklı bir kalaydeskop deseninde vitray pencereler. O günün faaliyetleri için hazırlıklar bir gece önceden tamamlanmış olmalıydı; müdirenin günün ilerleyen saatlerinde okula giriş yapacak öğrencileri selamlayacağı podyum hazır bekliyordu. Benden başka herkes uyuyor olmalıydı ki bu beni durduracak hiç kimsenin olmadığı anlamına gelirdi. Ağır, oymalı dış kapıyı sertçe ittim ve işte, özgürdüm.
Ben bahçede ilerlerken, sabah sisi, mavi-gri bir örtü gibi dört bir yanı kaplamıştı. 1700′lerde, Karanlıklar Akademisinin inşa edildiği dönemde, bu bölge tamamen ıssızmış. Şimdi artık, uzaktan küçük benekler gibi görünen kasabalar olsa da, hiçbiri
Akademi’ye çok yakın sayılmazdı ve dağ manzarasına ve sık ormanlara rağmen, hiç kimse yakınlara ev yapmamışta. Buraya yakın olmak istemedikleri için onları kim suçlayabilirdi ki? Arkama, okulun her biri çarpık canavar suratlarıyla süslü iki yüksek kulesine baktım ve ürperdim. Birkaç adım daha uzaklaşınca, sisin içinde kaybolmaya başladılar.
Akademi, arkamda bütün heybetiyle yükseliyordu. Yüksek kulelerinin taş duvarları, dikenlerin aşamayacağı tek engeldi. Dönüp okula kaçmalıydım ama kaçmadım. Akademidikenlerden kat kat tehlikeliydi; dahası çiçeği arkamda bırakmayacaktım.
Kâbusum gerçekliğin kendisinden daha gerçek görünmeye başlamıştı. Huzursuzlanarak okula sırtımı döndüm, hızlı adımlarla ormana daldım.
Ağaçlann diplerindeki çalılıkların arasında, kınk çam dallarını ayaklarımın altında ezerek hızla ilerlerken yakında her şey sona erecek, diye düşündüm. Ön kapıyla aramdaki mesafe sadece birkaç yüz metreydi ama çok daha uzak görünmeye başlamışta. Koyu sis yüzünden ormanın derinliklerine çoktan ulaşmışım gibi hissediyordum. Annem ve babam uyanacaklar ve gittiğimi fark edecekler. Buna katlanamadığımı, bana bunu yaptıramayacaklarını sonunda görecekler. Peşime düşecekler ve tamam, onları korkuttuğum için deliye dönecekler ama anlayışla karşılayacaklar. Sonunda hep anlayış göstermiyorlar mı? Sonra hep birlikte buradan gideceğiz. Karanlıklar Akademisinden uzaklaşacağız ve asla geri dönmeyeceğiz.
Kalbim daha da hızlı çarpmaya başlamışta. Karanlıklar Akademisi’nden uzaklaştıkça korkum azalacağına artıyordu. Daha önce, bu plam ilk tasarladığımda, iyi bir fikir gibi gelmişti. Asla başarısız olmayacak bir plan gibiydi. Ve şimdi, plan gerçeğe dönüşürken ve ben ormanın orta yerinde, bilmediğim bir yabaniliğe doğru koşarken, artık o kadar emin değildim. Belki de bir hiç uğruna kaçıyordum. Belki de ne olursa olsun, beni sürükleyerek geri getireceklerdi.
Fırtına gümbürdüyor; kalbim daha da hızlı çarpıyordu. Akademi’ye son kez sırtımı döndüm ve dalında titreyen çiçeğe baktım. Rüzgâr tek bir taç yaprağını alıp götürmüştü. Ellerimle dikenleri iterken, tenimde hissettiğim ince sızıya rağmen kararlı adımlarla yürümeye devam ettim.
Parmak ucumla dokunur dokunmaz, yaprakları tek tek solup kurumaya başlayan çiçek, bir anda kararıverdi.
Akademi’yle aramdaki mesafeyi olabildiğince açmak için doğuya doğru son hızla koşmaya başladım. Kâbusum beni rahat bırakmayacaktı: Her şeyin nedeni orasıydı; beni korkutan, ürküten ve içimi boşaltan. Oradan uzaklaşabilirsem iyi olacaktım. Ne kadar yol aldığımı görmek için nefes nefese arkama baktım.
Ve onu gördüm. Benden belki elli metre ötede, ormanın içinde, sis perdesinin arasında yan yanya gizlenmiş bir adam duruyordu. Üstünde uzun, koyu renk bir palto vardı. Göz göze geldiğimiz anda, arkamdan koşmaya başladı.
O ana kadar korku nedir bilmiyordum. Buzlu su gibi soğuk bir şok içimi kaplarken, gerçekten ne kadar hızlı koşabildiğim! gördüm. Çığlık atmadım, hiç anlamı yoktu. Çünkü hiç kimse beni bulamasın diye, o güne dek yaptığım en sersemce işi yaparak ormanın derinliklerine dalmıştım. Galiba yapüğım son şey de bu olacakü. Cep telefonumu yanıma almamıştım çünkü burada zaten çekmiyordu. Yardımıma gelecek kimse olmadığı gibi delicesine koşmaktan başka şansım da yoktu.
Ayak seslerini, çatırdayan ağaç dallarım, hışırdayan yapraklan duyabiliyordum. Gittikçe yaklaşıyordu. Ah, Tannm, gerçekten çok hızlıydı. Kim bu kadar hızlı koşabilirdi ki?
İçimden, Sana kendini nasıl savunabileceğini öğrettiler, diye geçirdim. Böyle bir durumda ne yapacağını bilmen gerekirdi. Hatırlayamıyordum. Düşünemiyordum. Dallar ceketimin kollarım yırtıyor ve topuzumdan dökülen saç tutamlanma takılıyorlardı. Bir taşa takılıp tökezledim, dişlerim dilime battı ama yine de koşmaya devam ettim. Şimdi daha da yaklaşmıştı; gereğinden fazla yakındı. Daha hızlı gitmeliydim. Daha hızlı gidemiyordum.
“Ah!” Adam üzerime atlaymca, nefesim kesildi. Birlikte yere düştük. Sırtım toprağa çarptı, adamm ağırlığa üstüme bindi; bacaklan bacaklarıma dolandı. Elini ağzımın üstüne kapattı. Kolumu çekip kurtardım. Eski okulumdaki kendini savunma atölyesinde, her zaman gözleri hedef almamızı söylemişlerdi. Cidden, herifin gözlerini çıkarın yeter. Her zaman, mecbur kalmam halinde, kendimi ya da bir başkası kurtarmak için bunu yapabileceğimi düşünmüştüm ama dehşete düşmüş olsam da buna dayanabileceğimden emin değildim. Cesaretimi toplamak için parmaklarımı pençe misali büktüm.
Ve o anda adam fısıldadı: “Peşindekinin kim olduğunu gördün mü?”
Birkaç saniye boyunca ona boş gözlerle baktım. Cevap verebilmem için elini ağzımdan çekti. Vücudu, benimkinin üstünde bir hayli ağırdı ve dünya çevremde dönüyor gibiydi. Nihayet, “Senin dışında mı demek istiyorsun?” diye sorabildim.
“Benim mi?” Neden bahsettiğim konusunda hiçbir fikri yok gibiydi. Savunmaya geçmiş gibi, arka tarafımıza doğru kaçamak bir bakış attı. “Birinden kaçıyordun, değil mi?”
“Ben sadece koşuyordum. Peşimde senden başka kimse yoktu.”
“Yani sandın ki…” Adam bir anda hızla geri çekildi ve beni özgür bıraktı. “Ah, lanet olsun. Üzgünüm. Ben sadece… Ah, Tanrım… Seni fena korkutmuş olmalıyım.”
“Yani bana yardım etmeye mi çalışıyordun?” İnanabilmek için yüksek sesle söylemem gerekmişti.
Hızla kafasını salladı. Yüzü hâlâ benimkine fazla yakındı ve dünyanın geri kalanını görmemi engelliyordu. Biz ve çevremizde dönen sis dışında, dünyada başka bir şey kalmamış gibiydi. “Seni ürkütmüş olmalıyım. Çok üzgünüm. Ben gerçekten de sandım ki…”
Kelimelerinin bir yardımı olmuyordu, sersemliğim azalacağına artıyordu. Havaya, sükûnete, o bu kadar yakımmdayken düşünemeyeceğim şeylere ihtiyacım vardı. Parmağımı uzattım ve hayatım boyunca, değil bir yabancıya, hiç kimseye söylemediğim, hele hele karşı karşıya geldiğim en ürkütücü yabancıya hiç söylemeyeceğim cümleyi kurdum: “Çeneni kapat.”
Ve kapattı.
İç geçirerek kafamı yere bıraktım. Ellerimin alt tarafım gözlerime koyup her tarafı kıpkırmızı görmeme neden olacak kadar sert bastırdım. Ağzımın içinde hâlâ yoğun bir kan tadı vardı ve kalbim gümbür gümbür atmaya devam ettiği için göğüs kafesim sarsılıyormuş gibi geliyordu. Alüma bile kaçırabilirdim; bu hikâyenin olduğundan daha küçük düşürücü bir hal alması için tek gereken buydu zaten. Bu yüzden, nihayet doğrulup oturabilecek gücü toplayana dek art arda, derin derin nefes almaya devam ettim.
Ve bunu başardığımda adam hâlâ yanı başımdaydı. Ona “Beni neden yere devirdin?” diye sordum.
“Saklanmamız gerektiğini sandım. Peşindeki her kimse, ondan gizlenmemiz gerektiğini. Ama görünüşe bakılırsa,” -mahcup olmuş gibiydi- “peşindeki hiç kimse yokmuş.”
Kafasını öne eğince, ona ilk kez adam akıllı bakma fırsatım oldum. Daha önce, onunla ilgili herhangi bir şeyi algılama fırsatım olmamıştı. Bir insanla ilgili ilk izleniminiz “sapık katil” olunca, detayları analiz etmeye zaman ayırmıyorsunuz. Gerçi şimdi, dikkatli balonca, sandığım gibi yetişkin bir erkek olmadığını görüyordum. Uzun boylu ve geniş omuzlu olmakla birlikte, gençti. Hatta belki de benimle aynı yaştaydı. Alnına düşen, düz, kumral saçlan kovalamaca yüzünden karışmıştı. Çenesi güçlü ve köşeliydi, sağlam, kaslı bir vücudu ve inanılmaz koyu yeşil gözleri vardı.
Ancak asıl dikkat çekici olan, uzun, siyah paltosunun altına giydikleriydi: eski yüzlü siyah çizmeler, siyah yün pantolon ve üzerine gümüş bir kılıcın iki tarafında sırt sırta vermiş iki kuzgun armasının işlendiği V yakalı, koyu kırmızı bir kazak. Bu, Akademi’nin armasıydı.
“Sen öğrencisin,” dedim. “Burada, okulda.”
“Olmak üzereyim.” Beni yeniden korkutmaktan çekiniyormuş gibi alçak sesle konuşuyordu. “Ya sen?”
Dağılan saçlarımı şöyle bir salladıktan sonra, yeniden toplamaya çalışırken “İlk senem,” dedim. “Annem ve babam burada öğretmenlik yapıyorlar, bu yüzden kapana kısılmış durumdayım.”
Bu sözlerim ona tuhaf gelmiş olmalıydı; kaşlan çatılmış, yeşil gözleri birden merak ve şüpheyle bakmaya başlamıştı. Ama hemen toparlandı ve elini uzattı: “Lucas Ross.”
“Ah, memnun oldum.” Beş dakika önce beni öldüreceğini sandığım biriyle tanışmak çok tuhaftı doğrusu. Eli geniş ve soğuktu, benimkini sımsıkı kavramıştı. “Ben de Bianca Olivier.”
“Nabzın deli gibi atıyor,” diye mırıldandı Lucas. Yüzüme büyük bir dikkatle baktı. Bir kez daha gerildiğimi hissettim ama bu defaki az öncekinden çok daha hoş bir duyguydu. “Pekâlâ, madem bir saldırgandan kaçmıyordun, neden öyle koştuğunu söyler misin? Bana pek sabah koşusu gibi gelmedi.”
Aklıma makul bir bahane gelse, hemen yalan söylerdim ama hiçbir şey gelmiyordu. “Erkenden kalktım… Şey için… Kaçmayı denemek için.”
“Annen ve baban sana kötü mü davranıyorlar yoksa? Camm mı yakıyorlar?”
“Hayır. Öyle bir şey değil.” Bozulmuştum ama tabii Lucas’ın böyle düşünmesi çok normaldi. Yoksa aklı tamamen başmda hangi insan, güneş bile yükselmemişken, canım kurtarmak istiyormuşçasına ormanın içinde deli gibi koşardı? Henüz yeni tanışmıştık, bu yüzden beni aklı başmda biri sanmış olabilirdi. Gözümün önünde canlanan kâbus sahnelerinden bahsetmemeye karar verdim çünkü bunu yaparsam ibre delilikten yana kayabilirdi. “Ama okula burada devam etmek istemiyorum. Eskiden yaşadığımız kasabayı çok severdim. Aynca, Karanlıklar Akademisi çok…”
“Fena halde ürkütücü.”
“Evet.”
“Nereye gidecektin ki? Bir yerlerde iş falan mı buldun?”
Yanaklarım alev alev yanıyordu ve bunun tek nedeni az önceki koşu değildi. “Hımm, hayır. Aslmda gerçekten kaçmıyordum. Sadece sesimi duyurmaya çalışıyordum. Yani bir anlamda… Bunu yaparsam, ailem burada olmaktan ne kadar nefret ettiğimi anlar, diye düşündüm. Belki o zaman buradan gidebiliriz.”
Lucas gözlerini kırpıştırdı ve sırıttı. Gülümsemesi içimdeki bütün o tuhaf, bastırılmış enerjiyi değiştirdi ve korkudan meraka, hatta heyecana dönüştürdü. “Benim sapardı hikâyem gibi.”
“Ne?”
“Beş yaşındayken, annemin bana kötü davrandığım düşünürdüm ve kaçmaya karar vermiştim. Büyük, güçlü bir adam olduğum için yammda sapammı da götürmüştüm, anlarsın ya. Kendi başımın çaresine bakabilirdim. Sanırım yanıma bir el feneri ve bir paket kakaolu bisküvi de almıştım.”
Utancıma rağmen kendimi gülümsemekten alamadım. “Yola benden daha donanımlı çıkmışsın.”
“Kaldığımız evden çıktım ve ta… arka bahçenin en uzak köşesine kadar gittim. Orayı kendime mesken edindim. Bütün gün dışanda kaldım, yağmur başlayana kadar. Yanıma şemsiye almayı düşünmemiştim.”
İç geçirdim. “Kusursuz planlar bile…”
“Biliyorum. Trajik bir durum. Sırılsıklam halde ve yediğim yirmi bisküvi yüzünden midem sancıyarak içeri döndüm. Beni deli etmesine rağmen çok zeki bir kadın olan annem, hiçbir şey olmamış gibi davrandı.” Lucas omuz silkti. “Tıpkı seninkilerin de yapacakları gibi. Bunu biliyorsun, değil mi?”
“Artık biliyorum.” Hayal kırıldığı gırtlağıma bir yumru gibi çökmüştü. Aslmda, gerçeği daha en başından beri biliyordum. Sadece, bir şeyler yapmam gerekiyordu; aileme bir mesaj göndermekten ziyade, kendimi bu bıkkınlık ve sıkıntıdan kurtaracak bir şeyler…
Sonra Lucas bana, beni çok şaşırtacak bir soru sordu. “Gerçekten buradan kurtulmak istiyor musun?”
“Kaçmak gibi mi yani? Gerçekten kaçmak anlamında mı?”
Lucas başıyla onayladı; son derece ciddi görünüyordu.
Aslmda, değildi. Olamazdı. Bunu beni gerçekle yüzleştirmek için sorduğuna hiç şüphem yoktu. “Hayır, istemiyorum,” diye itiraf ettim. “Geri döneceğim. İyi bir kız olup okula hazırlanacağım.”
Ve işte, suratında yine aym sıntış belirmişti. “Hiç kimse iyi bir kız olmakla ilgili bir şey söylemedi.”
Bunu söyleyiş şekli içimi ısıtıp yumuşatmıştı. “Mesele şu Karanlıklar Akademisi… Hiçbir zaman buraya ait olacağımı sanmıyorum.”
“Yerinde olsam bunun için endişelenmezdim. Buraya ait olmamak iyi bir şey bile olabilir.” Bana ciddi ve dikkatli gözlerle, sanki gerçekte nereye ait olabileceğim konusunda bir fikri varmış gibi, bakıyordu. Bu çocuk ya benden gerçekten hoşlanmıştı ya da benden hoşlanmasını istediğim için ben kafamda bir şeyler üretiyordum. Hangisinin doğru olduğunu ayırt edemeyecek kadar tecrübesizdim.
Telaşla ayağa kalktım. Lucas da ayağa kalkınca, “Eee, sen ne yapıyordun?” diye sordum. “Yani beni gördüğünde.”
“Dediğim gibi, başının belada olduğunu sandım. Ortalıkta dolaşan sert tipler var. Herkesin iradeli olduğunu söyleyemeyeceğim.” Kazağına takılan birkaç çam iğnesini silkeledi. “Kendimce sonuçlara varmamam gerekirdi. İçgüdülerimle hareket ettim. Bunun için özür dilerim.”
“Sorun değil, gerçekten. Yardıma olmaya çalıştığını anlıyorum. Benim demek istediğim, beni görmeden önce ne yapıyordun? Oryantasyonun başlamasına bir iki saat var. Saat henüz çok erken. Öğrencilerin on gibi burada olacaklarını söylemişlerdi.”
“Kuralına göre oynamak konusunda hiçbir zaman çok iyi olmadım.”
İşte bu ilginçti. “Yani güne hızlı başlayan bir sabah insanı mısın?”
“Pek sayılmaz. Henüz yatmadım diyelim.” Muhteşem bir gülümsemesi vardı ve bu gülümsemeyi nasıl kullanması gerektiğini bildiğini şimdiden anlamıştım. Ama umurumda değildi. “Her neyse. Annem beni kendisi getiremedi. İş için bir yerlere gitti de diyebiliriz. Gece trenine bindim; buralarda yürüyüş yapanm diye düşündüm. Çevre hakkında bir fikrim olur. Zor durumdaki hanımefendileri kurtarırım.”
Lucas’ın peşimden ne kadar hızlı koştuğunu hatırlayınca ve bunu hayatımı kurtarmak amaayla yaptığını fark edince, hafızamdaki olay değişiverdi. Korku gitmişti ve şimdi gülümsüyordum. “Akademi’ye neden geldin? Ben annem ve babam yüzünden buraya tıkıldım ama sen büyük olasılıkla, başka bir yere de gidebilirdin. Daha iyi bir yere. Herhangi bir yere.”
Lucas gerçekten de nasıl cevap vermesi gerektiğini bilmiyor gibiydi. Ormanın içinde yürüyüşümüze devam ederken yüzümü çizmesinler diye, dallan itip yolumuzu açıyordu. Daha önce yolumu açan kimse olmamıştı. “Uzun hikâye.”
“Geri dönmek için acelem yok. Aynca, oryantasyon öncesi öldürecek birkaç saatimiz var.”
Kafasım eğdi ama gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Her ne kadar böyle olması için çaba harcadığından emin olamasam da, bu hareketinde inkâr edilemeyecek bir seksilik vardı. Gözleri, Akademi’nin kulelerini saran sarmaşıkla neredeyse aynı renkti. “Aynca bir anlamda sır sayılır,” dedi.
“Sır tutabilirim. Demek istediğim, sen bu olayı sır olarak saklayacaksın, değil mi? Hani şu koşma ve dehşete düşme kısmını…”
“Asla, kimseye söylemem.” Lucas birkaç saniye durup düşündükten sonra nihayet, “Atalanmdan biri, bundan yüz elli yıl kadar önce, bu okula gelmeyi denemiş,” diye itiraf etti. “Tahmin edeceğin üzere, başansız olmuş.” Bir kahkaha attı ve bir anda güneş, ağaçların arasından yolunu bulup bizi aydınlatmış gibi hissettim. “Ve ‘aile şerefini’ tamir etmek bana düştü.”
“Bu hiç adil değil. Bütün kararlarım onun yapabildikleri ya da yapamadıkları üzerine kurmak zorunda olmamalısın.”
“Bütün kararlarımı değil. Çoraplarımı seçmeme izin veriyorlar.” Paçasını sıvayıp ağır siyah çizmelerinin üstünden baklava desenli çorabım gösterince gülümsedim.
“Şu büyük-büyük her kiminse işte, nasıl başansız olmuş?”
Lucas üzgün bir tavırla kafasını salladı. “İlk haftasında düelloya tutuşmuş.”
“Düello mu? Birisi, onuruna falan mı hakaret etmiş?” Aşk kitaplarından ve filmlerinden düelloyla ilgili öğrendiklerimi hatırlamaya çalışıyordum. Tek bildiğim, Lucas’ın geçmişinin benimkinden kat kat daha ilginç olduğuydu. “Yoksa bir kız yüzünden mi?”
“Okulun ilk haftasında bir kızla tanışmak için hızlı hareket etmiş olması gerekir.” Lucas, okulun daha ilk gününde benimle tamşüğım fark etmiş gibi duraksadı. Sanki bir şey fiziksel olarak beni ona çekiyormuş gibi, aramızdaki güçlü bir bağ hissettim ama o kafasını çevirdi ve Akademi’nin çam ağaçlarının dallan arasında az buçuk görünen kulelerine baktı. Sanki onu inciten binanın kendisiymiş gibi bir hali vardı. “Her şey olabilir. O zamanlar en eften püften nedenlerden ötürü bile düello yapılıyormuş. Aile efsanemize göre, düelloyu karşı taraf başlatmış. Gerçi bunun hiçbir önemi yok ya. Önemli olan, büyük holdeki vitraylı camlardan birini kırmasına rağmen hayatta kalmış olması.”
“Tabii ya. Şimdi yerinde düz bir camın durduğu vitray. Nedenini anlayamamıştım.”
“Artık biliyorsun. O zamandan beri, Akademi’nin kapılan aileme kapalıydı.”
“Bugüne kadar.”
“Bugüne kadar,” diye tekrarladı. “Aslında benim için hiçbir sakıncası yok. Bence burada çok şey öğrenebilirim. Bu, Akademi’yi her yönüyle sevmemi gerektirmez.”
“Ben bu okulla ilgili herhangi bir şeyi sevebileceğimi hiç sanmıyorum,” diye itiraf ettim. Birdenbire fazla cesurlaşan iç sesim Lucas’ı kastederek, senin dışında, diye fısıldadı.
Lucas da iç sesimi duymuş gibi görünüyordu. Bakışlannda, neler olduğunu anladığını söyleyen bir şey vardı. Keskin yüz hatlan ve okul üniformasıyla, sıradan bir Amerikalı çocuğa benzemesi gerekirdi ama benzemiyordu. Kovalamacamız boyunca ve sonrasında, canımız için mücadele vereceğimizi sandığı anlarda, onda, su yüzüne çıkmaya çalışan, vahşi bir şeyler görür gibi olmuştum. “Şu canavar heykellerine ve temiz havaya bayıldım. Şu ana kadar hepsi bu,” dedi.
“Canavar heykellerini beğendin mi gerçekten?”
“Canavarların benden küçük olmalan hoşuma gidiyor.”
“Hiç bu gözle bakmamıştım.” Okul arazisine ulaşmıştık. Güneş artık daha parlaktı ve okulun uyandığım, öğrencilerini karşılamaya, onları kemerli taş kapıdan yutmaya hazırlandığım hissedebiliyordum. “Bundan nefret ediyorum.”
“Kaçmak için çok geç değil, Bianca,” dedi alçak sesle.
“Kaçmak istemiyorum. Sadece bu yabancıların, tanımadığım insanların arasında olmak istemiyorum. Konuşamayacağım, yanlarında normal davranamayacağını ya da kendim gibi olamayacağım insanlarla… Neden gülüyorsun?”
“Benimle nasıl konuşacağmı biliyor gibisin.”
Kendi kendime şaşırarak gözlerimi kırpıştırdım. Lucas haklıydı. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? “Sanınm… Seninle… Sanırım sen beni öyle fena korkuttun ki içimdeki bütün korkuyu bir anda bertaraf edebildim.”
“Hey, eğer işe yarıyorsa…”
“Evet.” Daha şimdiden, işin içinde daha fazlasının olduğunu hissedebiliyordum. Yabancılar beni hâlâ ürkütüyorlardı ama o bir yabana değildi. Hayatmu kurtarmaya çalıştığını anladığım andan itibaren, yabana olmaktan çıkmıştı. Lucas’ı eskiden beri tanıyor gibiydim, senelerdir sanki gelmesini bekliyordum. “Benimkiler gittiğimi fark etmeden eve dönsem iyi olacak.”
“Canını sıkmalarına izin verme.”
“Sıkmazlar.”
Lucas bundan emin olamıyor gibiydi. Yine de başıyla küçük bir selam verdi ve yanımdan uzaklaştı. Ben ışığa çıkarken, o da yeniden gölgelere doğru bir adım attı. “O zaman, görüşürüz.”
Vedalaşmak için elimi kaldırdım ama Lucas çoktan gitmişti. Bir anda ormanın içinde gözden kaybolmuştu.

İkinci Bölüm

ADRENALİNİN ETKİSİYLE TİTREMEYE DEVAM EDEREK UZUN, yılankavi merdivenlerden çıktım ve kulenin en tepesindeki dairemize ulaştım. Bu defa sessiz olma zahmetine girmedim. Çantamı omzumdan indirip kanepeye bıraktım. Saçlarımın arasında hâlâ birkaç yaprak duruyordu, onları temizledim.
“Bianca?” Annem, sabahlığının kemerini bağlayarak yatak odasından çıktı. Uykulu gözlerle gülümsedi. ‘Tatlım, erken kalkıp yürüyüşe mi çıktın yoksa?”
“Evet.” İç geçirdim. Dramatik bir sahne yaratmaya çalışmanın pek bir anlamı kalmamıştı.
Babam da odadan çıktı. Anneme arkadan sarıldı. “Küçük kızımızın Karanlıklar Akademisi’ne başladığına inanamıyorum.”
“Her şey çok hızlı oldu.” Annem de iç çekti. “Yaşlandıkça zaman hızlanıyor sanki.”
Babam kafasını salladı. “Bilmem mi!”
İnledim. Sürekli böyle konuşurlardı ve bu aramızda sadece benim canımı sıkan bir oyun halini almıştı artık. Annemin ve babamın gülümsemeleri ise bütün yüzlerine yayılmıştı.
* 23 4*
Geldiğimiz kasabada herkes, Senin ebei’eynlerin olamayacak kadar genç görünüyorlar, derdi. Aslında, Senin ebeveynlerin olmak için fazla güzeller, demek istiyorlardı. Her iki yorum da doğruydu.
Annemin saçları karamel rengiydi. Babamınki de neredeyse siyah görünecek kadar koyu bir kızıl. Babam orta boyluydu ama kaslı ve güçlü bir görüntüsü vardı. Annemse her anlamda minyondu. Annemin yüzü çok hoş ve taştan oyulmuş antika bir kolye gibi ovaldi. Babamın köşeli bir çenesi ve gençliğinde birkaç kavgaya girdiğini ele veren bir burnu vardı ama burnu onun yüzüne yakışırdı. Ben mi? Benim sadece kırmızı görünebilen kızıl saçlarım ve antikadan ziyade hamurumsu görünüşlü, solgun bir tenim vardı. DNA’ma dair her şey sağa sapması gerekirken, her nasılsa kendini solda bulmuş olmalıydı. Annem ve babam büyüdükçe değişeceğimi söyleyip dururlardı ama zaten her ebeveyn buna benzer şeyler söylerdi.
“Haydi, sana kahvaltı hazırlayalım,” dedi annem mutfağa yönelirken. “Yoksa bir şeyler yedin mi?”
“Hayır, henüz yemedim.” Büyük kaçışımdan önce bir şeyler yemenin fena bir fikir olmayacağım daha yeni idrak ediyordum; midem gurulduyordu. Lucas beni durdurmuş olmasa şu anda ormanda inanılmaz bir açlıkla ve beni bekleyen uzun Riverton yürüyüşüyle boş boş dolaşıyor olacaktım. Benim yapacağım büyük kaçış planı ancak bu kadar olurdu zaten.
Zihnimde, Lucas’ın beni yere devirmesi, ikimizin çimenlerin ve yaprakların üstünde yuvarlanışımız canlanmıştı. O zaman çok ürkmüştüm ve şimdi düşününce de ürperiyordum ama bu bambaşka bir duyguydu.
“Bianca.” Babamın sesi ciddiydi. Suçlu gözlerle ona baktım. Aklımdan geçenleri okumuş olabilir miydi acaba? Daha o anda paranoyaklık ettiğimi anladım ama yanıma otururken son derece ciddi görünüyordu. “Bunun için can atmadığını biliyorum ama Akademi senin için çok önemli.”
Çocukken öksürük şurubu içmem gerektiği zamanlarda da bu tarz konuşmalar yapardı. “Bu konuşmayı tekrar yapmak istemiyorum,” dedim.
“Adrian, kızı rahat bırak.” Annem, tavada bir şeylerin cızırdadığını duyduğum mutfağa dönmeden önce elime bir bardak tutuşturdu. “Ayrıca, elimizi çabuk tutmazsak oryantasyon öncesi fakülte toplanüsma geç kalacağız.”
Babam saate bakıp inledi. “Neden bu tür şeyleri sabahın erken saatlerine koyarlar ki? Kimsenin bu saatte aşağıda olmak isteyeceğini sanmıyorum.”
‘”Biliyorum,” diye mırıldandı annem. Onlar için öğleden önceki her saat çok erkendi. Yine de kendimi bildim bileli öğretmenlik yapmışlardı ve sabahın sekiziyle kavgaları hiç bitmemişti.
Ben kahvaltımı ederken onlar da hazırlandılar, beni neşelendireceğini düşündükleri küçük şakalar yaptıktan sonra beni masada tek başıma bıraktılar. Benim için sakıncası yoktu. Onlar aşağı indikten sonra, oryantasyon saati her an biraz daha yaklaşırken sandalyemden kalkmadım. Sanırım, kahvaltım bitmediği sürece, o yeni insanlarla tanışmaya gitmemin imkânsız olduğunu düşünüp kendimi kandırıyordum.
Lucas’ın da, dost bir yüz, bir kurtarıcı olarak aşağıda bulunacağım bilmenin birazcık da olsa faydası vardı tabii. Ama çok fazla yardıma olduğunu söyleyemezdim.
Nihayet, daha fazla erteleyemeyeceğimi anlayınca, odama gittim ve Akademi üniformamı giydim. Bu üniformadan nefret ediyordum, daha önce okul üniforması giymek zorunda kalmamıştım. Ancak işin en kötü kısmı, yatak odama döndüğümde önceki gece gördüğüm kâbusu hatırlamamdı.
Kolalı beyaz gömlek.
Dikenler tenimi çiziyor, canımı yakıyor, bam geri dönmemi söylüyorlardı.
Kırmızı ekoseli etek.
Ateşin tam göbeğinde yanıyormuş gibi, Karılıp bükülen, siyaha dönen taç yaprakları.
Akademi armalı gri süveter.
Pekâlâ, acımcak derecede arızalı biri gibi davranmaktan vazgeçmemin zamanı gelmedi mi artık?
Okulun en azından ilk gününde normal bir ergen gibi davranmayı kafaya koyarak aynadaki yansımama baktım. Üniforma üzerimde korkunç görünmüyordu ama muhteşem durduğu da söylenemezdi. Saçlarımı atkuyruğu yaptım, daha önce gözümden kaçan küçük bir dal parçasını çekip çıkardım ve görünüşümün idare edebileceğine karar verdim.
Canavar heykeli, bir insanın bu kadar ahmak görünmeyi nasıl başarabildiğini merak eder gibi, bana bakmaya devam ediyordu. Belki de kaçış planımın başansızlığıyla alay ediyordu. En azından o çirkin taş suratına uzun süre bakmam gerekmeyecekti. Omuzlarımı dikleştirdim ve odamdan gerçekten son kez çıktım. Şu andan itibaren orası benim odam değildi.
Son bir aydır, ailemle birlikte yerleşkede yaşadığım için okulu tam anlamıyla keşfetme fırsatı bulabilmiştim. Bina, büyük salonu ve seminer odalarım banndıran birinci kattan sonra, iki devasa kuleye aynhyordu. Erkekler, öğretim görevlilerinin bir kısmı ve kalıcı kayıtlann ölüme terk edildiği küflü dosya odalanyla birlikte, kuzey kulesinde kalıyorlardı. Kızlar, benim ailemin de dâhil olduğu öğretim görevlilerinin geri kalanıyla birlikte güney kuledeydiler. Ana binanın büyük salonun üstünde kalan katlarında, sınıflar ve kütüphaneyi banndmyordu. Akademi zaman içinde birtakım eklemelerle genişletilmişti. Bu yüzden bütün bölümler aym tarza sahip değildi ve bazıları diğerleriyle son derece uyumsuzdu. Kıvrılıp bükülen ve zaman zaman ucu hiçbir yere çıkmayan dolambaçlı geçitler de vardı. Kuledeki odam, farklı kemerler, kiremitler ve tarzlarla yamalı bir bohçayı andıran bir çatıya bakardı. Bu yüzden, yolumu nasıl bulacağımı biliyordum ve olacaklara az da olsa hazır hissetmemin tek nedeni buydu.
Bir kez daha merdivenlerdeydim. Bu yolu kaç kez katetmiş olursam olayım, her defasmda bu yamru yumru, düzensiz basamaklardan aşağı, ta en alt kata kadar yuvarlanacakmışım gibi hissediyordum. Kendi kendime, ölen çiçeklerle ilgili kâbuslar ya da merdivenden aşağı yuvarlanmak konusunda endişelenip durman çok aptalca, dedim. Beni, bütün bunlardan çok daha korkutucu bir şey bekliyordu.
Merdivenlerden inince, büyük salona girdim. Sabahın erken saatlerinde, burası bir katedral misali sessiz olurdu. Şimdiyse tıklım tıklım dolu ve bir hayli gürültülüydü. İçerideki onca patırtıya rağmen, ayak seslerim odanın dört bir yanında yankılanıyor gibiydi. Bir düzine kadar yüz hemen bana çevrilmişti. Odadaki herkes, aralarına sonradan katılan bu yabancıya bakıyordu sanki. Boynuma, üzerinde YENİ ÇOCUK yazan ışıklı bir tabela assam da olurdu.
Diğer öğlenciler, yeni gelen birinin araya giremeyeceği kadar sıkı öbekler oluşturmuşlar, karanlık ve hızlı bakışlarla beni süzüyorlardı. Sanki kalbimin panik dolu çarpıntısını görebiliyorlardı. Bana göre, bariz biçimde olmasa da ortak kusursuzluklarıyla hepsi birbirine benziyordu. İster omuzlarından aşağı serbest bırakılmış olsun, ister arkaya sıkı bir topuzla toplanmış, bütün kızların saçlan ışıl ışıl parlıyordu. Erkeklerin hepsi, maske görevi gören gülümsemeleriyle, kendilerinden son derece emin ve güçlü görünüyordu. Herkes, okulun onayladığı farklı eşleşmelerle, kırmızı, ekose, siyah, kazaklar, etekler, blazer ceketler ve pantolonlardan oluşan okul üniformalarını giymişti. Öğrenciler taşıdıkları kuzgun armasını sahiplenmiş gibi görünüyordu. Hepsinden buram buran özgüven yayılıyordu; üstünlük ve kibir. Odanın bir kıyısında, ağırlığımı bir ayağımdan diğerine vererek öylece dururken vücudumdan sızan ısıyı hissedebiliyordum.
Kimse merhaba dememişti.
Mırıltılar bir anda yeniden başladı. Görünüşe bakılırsa, ahmak görünüşlü yeni kızlar en çok bir iki saniyelik ilgiyi hak ediyorlardı. Ne olduğunu bilmesem de yanlış bir şey yapmış olduğum duygusuyla, yanaklarım utançtan alev alev yanıyordu. Yoksa onlar da -benim gibi- buraya ait olmadığımı hissetmiş olabilirler miydi?
Lucas nerede? Kalabalığın arasmda onu görebilmek için boynumu uzattım. Daha şimdiden, Lucas yanımda olsaydı, bu durumla daha kolay yüzleşebileceğimi hissediyordum. Henüz tanımadığım bir çocuk için böyle hissetmem delilikti belki ama umurumda değildi. Lucas buralarda bir yerde olmalıydı fakat göremiyordum ve bunca insanın ortasında kendimi yapayalnız hissediyordum.
Odanın uzak bir köşesine sokulurken, bir iki öğrencinin daha benimle aynı durumda olduğunu ya da en azından, onların da yeni olduklarım fark ettim. Saçları küllü kumral renkte, bronz tenli bir çocuğun üstü başı o kadar kırış buruştu ki önceki gece sırtında formasıyla uyumuş bile olabilirdi. Ancak süper rahat olmak burada fazladan puan getirmiyordu. Süveterinin üstüne, blazer ceketinin içinde kalacak şekilde, önü açık bir Hawaii gömleği giymişti. Gömleğin cafcaflı neşesi, Akademi’nin kasvetinde fazla umutsuz kaçmıştı. Kızlardan biri, siyah saçlarım erkek çocuğu gibi kısacık kestirmişti ama öyle şirin ve havalı falan değil. Daha çok, saçlarına gelişigüzel jilet sallamış gibi görünüyordu. Üzerine iki beden büyük gelen forması üstünden dökülüyordu. Kalabalık, sanki bir güç onlan itiyormuş gibi ondan uzak duruyordu. Hatta kız görünmez bile olabilirdi: Daha ilk dersimizden önce, hiçbir önemsiz arz etmeyen biri olarak etiketlenmişti.
Nasıl bu kadar emin olabiliyordum? Çünkü aym şey bana da olmuştu. Taş holde, kalabalığın kıyısında, içerideki uğultudan rahatsız, mekânın genişliği yüzünden iyice ufalmış gibi görünerek ve tam bir kaybolmuşluk hissiyle öylece duruyordum.
“Çocuklar!”
Gürültüyü bir anda sessizliği dönüştüren ses salonda yankılandı. Hepimiz holün uzak ucuna, okul müdiresi Bayan Bethany’nin göründüğü podyuma döndük.
Uzun boylu, Victoria devrinden çıkıp gelmiş gibi, saçlarını tepesinde toplayan bir kadındı. Yaşını tahmin etmek imkânsızdı. Dantellerle süslü bluzu boynunda altın bir iğneyle tutturulmuştu. Bu kadar ciddi ve ağırbaşlı birini güzel bulabilenlerdenseniz, o zaman gerçekten güzeldi. Onunla, annem ve babamla birlikte yerleşkedeki dairemize taşındığımız zaman tanışmıştım. O zaman beni biraz korkutmuştu ama kendi kendime, onu daha yeni tanıdığım için böyle hissettiğimi söylemiştim.
Dürüst olmak gerekirse, şimdi daha da azametli görünüyordu. Ben ne diyeceğimi bile düşünemeden sessiz bir işbirliğiyle beni dışlamayı başarmış bir oda dolusu insanın üstünde hiç zorlanmadan ve çarçabuk kurduğu hâkimiyeti gördüğüm anda Bayan Bethany’nin kudretli bir kadın olduğunu anladım. Bu, okulun müdiresi olmasından kaynaklanan, unvan gereği bir kudret değil, gerçek anlamda, içten gelen bir kudretti.
“Akademi’ye hoş geldiniz.” Ellerini öne doğru uzattı. Tırnaklan uzun ve yan saydamdı. “Bazılarınız daha önce de bizimleydiniz. Diğerleriniz Karanlıklar Akademisi’ni yıllarca, belki de ailelerinizden dinlemiş ve bir gün okulumuza katılıp katılamayacağınızı merak etmiş olmalısınız. Ayrıca, bu sene okula kabul politikamızdaki bir değişiklik sonucu, aramıza yeni öğrenciler katıldı. Öğrencilerimizin daha geniş bir yelpazeyle tanışması gerektiğini düşünüyoruz. Farklı geçmiş ve kökenlerden gelen insanlarla bir arada olmamn, öğrencilerimizi, okul duvarlarının ötesindeki dünyaya daha iyi hazırlayacağı inancını taşıyoruz. Buradaki herkesin diğerlerinden öğrenecek çok şeyi var ve ben, birbirinize saygıyla yaklaşacağınızdan eminim.”
Dev gibi, kırmızı harflerle BAZILARINIZ BURAYA GERÇEKTEN AİT DEĞİLSİNİZ yazsa da olurdu hani. Sörfçü çocukla, kısa saçlı kızın burada olmalarının nedeni yeni kabul politikasıydı; çünkü onlar hiçbir zaman “gerçek” Akademi öğrencisi olamayacaklardı. Burada olmalarının tek nedeni, kalabalığa öğretici bir tecrübe sağlamaktı.
Ben bu yeni politikanın ürünü değildim. Annem ve babam istemese, burada olamazdım. Başka bir deyişle, Akademi’ye dışlanacak kadar bile “dâhil” değildim.
“Akademi’de öğrencilerimize çocuk muamelesi yapmayız.” Bayan Bethany’nin özellikle baktığı kimse yoktu. Görüş alanı içindeki her şeyi kapsayan geniş bir bakışla, bizden çok uzaklara bakar gibiydi. “Buraya yirmi birinci yüzyılın dünyasmda yetişkinler olarak nasıl var olabileceğinizi öğrenmek için geldiniz ve sizlerden buna uygun davranmanız beklenecektir. Ancak bu, Akademi’de kuralların olmadığı anlamına gelmiyor. Bu bölgedeki konumumuz, sıkı bir disiplin uygulamamızı gerektiriyor. Sizden çok şey bekliyoruz.”
Kurallara uyulmamasının ne gibi sonuçlar doğuracağından bahsetmemişti ama ben her nedense, uzaklaştırma cezasının sadece başlangıç olacağı hissine kapılmıştım.
Avuçlarım terliyordu. Yanaklarım yanmaya başlamıştı ve büyük ihtimalle işaret fişeği gibi göze çarpıyordum. Kendi kendime güçlü olacağıma ve kalabalığın beni etkilemesine izin vermeyeceğime dair söz vermiştim ama benim vereceğim söz ancak bu kadar olurdu. Büyük salonun yüksek tavanı ve duvarları üstüme üstüme geliyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordum.
Annem, annelere özgü bir beceriyle, el kol sallamadan ya da bana seslenmeden dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Babamla ikisi, öğretim görevlileri sırasının diğer ucunda duruyor ve bana umut vadeden gülücüklerle bakıyorlardı. İçinde bulunduğum durumdan keyif almamı bekliyorlardı.
Beni böyle altüst eden onların umutlarıydı. Kendi korkumla yüzleşmek, onları hayal kırıklığına uğratma kaygısı olmadan da yeterince zordu.
Bayan Bethany sözlerini, “Dersler yarın başlayacak,” diyerek tamamladı. “Bugün, odalarınıza yerleşin. Yeni arkadaşlarınızla tamşm. Çevreyi keşfedin. Sizden hazır olmamzı bekliyoruz. Burada olduğunuz için memnunuz ve Akademi’de geçireceğiniz zamanı hakkıyla değerlendireceğinizi umuyoruz.”
Salon alkışlarla inledi. Bayan Bethany, kamı iyice doymuş bir kedinin hoşnut tavrıyla, küçük bir gülümseme eşliğinde gözlerini yumdu. Salondaki konuşma sesleri, biraz öncekinden daha yüksek bir uğultuyla yeniden başladı. Benimse konuşmak istediğim ve görünüşe bakılırsa benimle konuşmak isteyebilecek tek bir insan vardı.
Kenarlardan ilerleyerek, sırtımı duvardan ayırmadan, bütün salonu dolaştım. Aç gözlerle kalabalığı süzüyor, Lucas’ın bronz saçlanm, geniş omuzlarını ve koyu yeşil gözlerini arıyordum. Ben onu arıyorsam, o da beni arıyorsa birbirimizi birazdan bulabilirdik. Kalabalık gruplardan korkmama ve durumu gözümde büyütme eğilimime rağmen, salonda sadece birkaç yüz öğrenci olduğunu biliyordum.
Kendi kendimi, kalabalıkta sırıtacaktır, diye telkin ettim. O diğerleri gibi soğuk, kibirli ve züppe değil Ama kısa süre sonra, bunun doğru olmadığın fark ettim. Lucas züppe değildi ama diğerleri gibi düzgün bir fiziğe, yapılı vücuda ve şey… aynı kusursuzluğa sahipti. Bu güzel kalabalıkta göze batamazdı; kalabalığın doğal bir parçası olurdu.
Benim aksime…
Öğretmenler salonu terk edip öğrenciler dört bir yana dağılırken kalabalık küçülmeye başladı. Büyük salonda neredeyse tek başıma kalana dek oyalandım. Lucas’ın beni aramaya geleceğinden emindim. Ne kadar korktuğumu biliyor ve korkumu katladığı için kendini sorumlu hissediyordu. Bir merhaba demek istemez miydi gerçekten?
Ama istemedi. Zaman içinde, onu kaçırdığımı kabullenmek zorunda kaldım. Bu durumda, yeni oda arkadaşımla tamşmaya gitmekten başka seçeneğim kalmıyordu.
Taş zeminde yeni pabuçlarımın sert tabanlarından yükselen klik-klak sesleri eşliğinde ağır ağır ilerledim. En üst kata, annemin ve babamm dairesine kadar tırmanmaya devam etmek istiyordum. Ama bunu yaparsam beni derhal geri göndereceklerini de adım gibi biliyordum. Bana ancak eşyalarımı alacak ve yemekten sonra taşınacak kadar zaman tanırlardı. Şu anda, ilk öncelik “yerleşmekti”.
Olaya olumlu tarafından bakmaya çalışıyordum. Belki de oda arkadaşım da okuldan benim gibi ürken biri çıkardı. Kısacık saçlı kızı hatırladım ve oda arkadaşım olması için dua ettim. Başka bir “dışlanmışla” birlikte kalırsam, her şey büyük ihtimalle daha kolay olurdu. Bir yabancıyla birlikte yaşamak, hiç tanımadığım birinin sürekli, ben uyurken bile, yakınımda olması işkence olacakta ama bu duygunun zamanla geçeceğini umuyordum. Arkadaş edinme umuduna kapılacak cesaretim yoktu.
Yurt formunda Patrice Deveraux yazıyordu. Bu ismi, kısa saçlı kızla özdeşleştirmeye çalıştım ama pek uymuyordu. Yine de hayatta her şey mümkündü.
Kapıyı açtım ve oda arkadaşımın tam ismine yakışır biri olduğunu görünce, kalbime bir ağırlık çöktü. “Dışlanmışlardan” olmadığı kesindi. Aksine, Akademi tiplemesinin noksansız vücut bulmuş haliydi.
Patrice’in teni, bir nehrin gün doğuşundaki rengi gibi, çok hoş ve yumuşacık bir kahverengiydi. Lüleli saçlarım, inci küpelerini ve incecik boynunu ortaya çıkaracak bir topuzla toplamışta. Tuvalet masasının başmda oturmuş, oje şişelerini düzenlemekle meşguldü. Bana baktı.
“Demek Bianca sensin.” El sıkışmak, kucaklaşmak yoktu. Sadece ahşap tuvalet masasma yerleştirilen oje şişelerinin, açık pembe, mercan kırmızısı, kavun sarısı, beyaz takırtısı vardı. “Beklediğim gibi çıkmadın.”
Binlerce teşekkür. “Sen de öyle.”
Patrice kafasını çevirdi ve bana uzun uzun baktı. Bense birbirimizden daha şimdiden nefret etmeye mi başladık, diye sorguluyordum. Kusursuz manikürlü elini kaldırdı ve maddeleri sıralamaya başladı: “Parfümümden ödünç alabilirsin ama kıyafetlerime ve takılarıma dokunmak yok.” Benim eşyalarımı ödünç almak konusunda bir şey söylememişti ama böyle bir istek duymayacağı her halinden belli oluyordu. “Derslerime daha çok kütüphanede çalışmayı planlıyorum ama sen burada çalışmak niyetindeysen, söyle ki arkadaşlarımla başka yerde muhabbet edeyim. İyi olduğun derslerde bana yardım edersen, ben de aynıru yaparım. Birbirimizden çok şey öğreneceğimizden eminim. Sence uygun mu?”
“Kesinlikle.”
“Pekâlâ. Demek iyi anlaşacağız.”
Bana doğrudan sahte bir dostlukla yaklaşmış olsaydı, sanırım çok daha fazla garibime giderdi. Bu haliyle, Patrice’in sistemli ve pratik biri olduğu hissine kapılmıştım. “Böyle düşünmene memnun oldum,” dedim. “Farklı olduğumuzu biliyorum.”
İtiraz etmedi. “Buradaki iki öğretmen senin ebeveynleriymiş, öyle mi?”
“Evet, sanırım haber hızlı yayılıyor.”
“Rahat edeceksin. Seni idare ederler.”
Gülümsemeye çalışırken haklı olduğunu umuyordum. “Daha önce de Akademi’de miydin?”
“Hayır. İlk defa geliyorum.” Patrice, bunu, yeni bir hayata uyum sağlamak, ayağına yeni bir çift tasarıma işi ayakkabı geçirmek kadar basit bir şeymiş gibi söylemişti. “Sence de çok güzel bir yer, değil mi?”
Mimari konusundaki fikrimi dile getirmeyerek, “Ama az önce burada arkadaşlarının olduğunu söylemiştin,” dedim.
“Tabii ki.” Gülümsemesi de, dudaklarındaki şeftali rengi parlatıadan parfümüne ve tuvalet masasının üstünde aynı hizada sıralanmış ojelerine kadar, her şeyi gibi son derece narindi. “CourtneyTe geçen sene İsviçre’de tanışmıştık. Vidette, Paris’ten arkadaşım. Genevieve’le Karayipler’de bir yaz geçirmiştik. Nefesiydi, St. Thomas’tı galiba. Belki de Jamaika’ydı, emin değilim. Bazı şeyleri aklımda tutmakta zorlanıyorum.”
Avuç içi kadar bir yer olan kasabamız bana hiç olmadığı kadar sıkıcı görünmeye başlamıştı. “Yani hepiniz aynı çevrede yaşıyordunuz.”
“Aşağı yukarı, evet.” Patrice geç de olsa, tuhaf hissettiğimi fark etmişti. “Zaman içinde bu insanlar senin de çevren olacaklar.”
“Keşke ben de senin kadar emin olabilseydim.”
“Ah, görürsün.” Patrice, tropik yaz tatillerinin herkesin hara olduğu bir dünyadan geliyordu. Ben böyle bir şeyin parçası olduğumu bile düşünemiyordum. “Burada kimseyi tanıyor musun? Annen ve baban dışında yani.”
“Sabah tanıştıklarım var, o kadar.” Genel toplamda iki kişi eden, Lucas ve Patrice’den bahsediyordum.
“Arkadaş edinmek için bol bol zamanın olacak.” Patrice eşyaların -fildişi rengi ipekli eşarplar, kahverengi ve açık gri çoraplar- yerleştirmeye dönerken konuşmuştu. Bu zarif şeyleri nerede giymeyi planlıyordu acaba? Belki de Patrice için yanına bunları almadan seyahat çıkmak hayal bile edilemezdi. “Akademi’nin yeni erkeklerle tanışmak için müthiş bir yer olduğunu duydum.”
“Erkeklerle tanışmak mı?”
“Hayatında biri var mı?”
Ona Lucas’tan bahsetmek isterdim ama bunu yapamazdım. Ormanda, Lucas’la aramızda her ne geçtiyse, bir anlamı vardı ama duygularım henüz paylaşılamayacak kadar yeniydi. Tek söylediğim, “Geldiğim kasabada, geride bir erkek arkadaş bırakmadım,” oldu. O okuldaki erkekleri küçüklüğümden beri tanıyordum ve hepsinin tahta yapı bloklarıyla oynadıkları ya da saçıma oyun hamuru yapıştırdıkları zamanlan hatırlıyordum. Bu tarz şeyler, bir erkeğe tutkulu hisler beslemeyi imkânsız kılıyordu.
“Erkek arkadaş.” Bu iki kelimeyi, fazla çocuksu bulurmuş gibi dudağım hafifçe bükerek tekrarlamıştı. Gerçi Patrice’in bana tepeden baktığım söyleyemezdim. Beni ciddiye alması için bile fazla genç ve tecrübesizdim.
“Patrice? Benim, Courtney.” Kapıdaki kız, duraksamadan içeri girmeden önce kapıyı tıklatmıştı. İçeriye memnuniyetle kabul edileceğinden emin gibiydi. Beline kadar inen san saçlan ve kolajene parası yeten televizyon yıldızlarında gördüğüm şişkin dudaklarıyla, Patrice’ten bile daha güzeldi. Bende tuhaf biçimde sakil duran ekoseli okul eteği, onun boyunu daha da uzun göstermişti. “Ah, odan benimkinden çok daha güzel. Bayıldım!”
Aslında odaların hepsi üç aşağı beş yukarı birbirlerine benziyorlardı: İki kişiye yetecek büyüklükte, beyaz demirli karyolaları ve her iki tarafta oymalı tuvalet masaları olan yatak odalarıydılar. Pencere Akademi’ye doğru büyüyen ağaçlardan birine bakıyordu ama ben bunda herhangi bir özellik göremiyordum.
Ve sonra bir şeyi fark ettim. ‘Tuvaletlere daha yakınız,” dedim.
Courtney ve Patrice, bana büyük bir kabalık etmişim gibi baktılar. Ne yani? Tuvaleti kullanmaya ihtiyaç duyacağımızı kabul edemeyecek kadar mı kibardılar?
Mahcup mahcup devam ettim. “Şey, ben daha önce tuvaleti kimseyle paylaşmadım. Yani demek istediğim, anne ve babamla paylaştım, evet ama yani… Ne bileyim… On iki kişi aym tuvaleti mi kullanacağız? Sabahlan ortalık bir hayli kanşacak.”
Bu, söylediklerime hak vermeleri için bir ipucuydu ama Courtney beni meraklı gözlerle süzmeye devam ediyordu. Merakının çok normal olduğunu biliyordum ama keşke bir şeyler söyleseydi. Kısık gözleri, pek çok yabancımnkinden daha tehditkâr geliyordu.
Bana değil, Patrice’e hitaben, “Bu akşam bahçede olacağız,” dedi. “Bir şeyler yiyeceğiz. Bir tür piknik denebilir.”
Akademi’de yemekler öğrenci odalarında yeniyordu. Görünüşe göre, bu durum, birüerinin yemekhane kavramını henüz icat etmediği zamandan kalma bir “gelenek” olarak izah ediliyordu. Ebeveynler, her hafta dağıtılan temel mutfak erzaklarına destek olmak için özel paketler gönderirlerdi. Bu, annemle babamın benim için satın aldıkları mikrodalga fırında bir şeyler pişirmeyi öğrenmem gerektiği anlamına geliyordu. Görünüşe göre, Patrice’in böyle dünyevi konularla işi yoktu. “Kulağa eğlenceli geliyor. Sence de öyle değil mi, Bianca?”
Courtney ona ters bir bakış attı. Anlaşılan bu açık bir davet değildi.
“Üzgünüm,” dedim. “Annem ve babamla yemem gerek. Yine de davet ettiğiniz için teşekkürler.”
Yapmacık bir gülümsemeyle bükülürken, Courtney’nin dolgun dudakları âdeta cadımsı bir hal almıştı. “Demek anneciğin ve babacığınla takılmaya devam etmek istiyorsun. Ne o, seni biberonla mı besliyorlar yoksa?”
“Courtney.” Patrice arkadaşım azarlar gibi konuşmuştu ama onun da eğlendiğini görebiliyordum.
“Gwen’in odasını mutlaka görmelisin.” Courtney, Patrice’i kapıya doğru çekiştirmeye başlamıştı bile. “Karanlık ve ürkütücü. Eskiden bir zindan olabileceğini iddia ediyor.”
Onlar birlikte çıkarlarken, Patrice’le aramızda kurulan nazik bağ da bir anda kopuvermişti. Kahkahaları koridoru çınlatıyordu. Yanaklarım kıpkırmızı halde kendimi yeni odamdan dışarı attım ve yatakhane katmdan yukarı, annemle babamın dairesine, eski sığmağıma koştum.
Beni hiç uğraştırmadan içeri kabul etmelerine şaşırmıştım doğrusu. Neden erken geldiğimi bile sormadılar. Hatta annem bana sımsıkı sarılırken babam, “Topladığımız eşyalarına bir bak istersen,” dedi. “Sana da yapılacak birkaç iş kaldı ama annenle ben senin eşyalarım toplamaya başladık.”
O kadar minnettardım ki ağlayabilirdim. Ama ağlamak yerine, güvenli bir yerde biraz huzur ve sükûnet bulmak umuduyla odama çekildim.
Dolabıma sadece birkaç parça kışlık kıyafet asılıydı. Diğer eşyalanm babamm eski deri bavuluna yerleştirilmişti. Küçük valizime şöyle bir göz atınca, makyaj malzemelerimin, tokalanmın, şampuanlarımın ve geri kalan ıvır zıvırlann düzgün biçimde yerleştirildiğini gördüm. Kitaplarımın çoğu burada kalacaktı; yatakhane odamızdaki sınırlı sayıda raf için biraz fazla kitabım vardı. Ancak favori kitaplanm kutulanmak üzere bir kenara aynlmıştı: Jane Eyre, Uğultulu Tepeler ve astronomi metinlerim. Toplanmış yatağımın yastıklarından birinin üzerine duvarıma asmam için seneler içinde arkadaşlarımdan aldığım kartpostallar, eski evimizin duvarına astığım yıldız haritası gibi şeyler bırakılmıştı. Bu odanın duvarına da, burasının yuvam olarak kalacağının yeni bir ifadesi olarak Klimt’in Öpücük tablosunun bir kopyası, asılmıştı. Bu resmi aylar önce bir dükkânda görüp bayılmıştım. Annem ve babam resmi, okuldaki ilk günümde sürpriz olsun diye almış olmalıydılar.
Önce, bu hediye için yalm bir minnet duygum. Ama sonra kendimi resme bakmaktan alamaz oldum. Bu resmi daha önce hiç gerçek anlamda görmediğim fikrinden nasılsa kurtulamıyordum.
Öpücük en sevdiğim tabloydu. Annemin bana sanat kitaplarını ilk gösterdiği günlerden beri, Klimt’i çok severdim. Her bir yüzey ve çizgiyi ayn ayn allayıp pullamadaki becerisi beni büyülüyor ve yarattığı kaleydoskop görüntülerinden bakan solgun yüzlerin güzelliği çok hoşuma gidiyordu. Ancak şimdi, nasılsa, bu görsel benim için değişivermişti. Çiftin birbirlerine sokuluşlanna, adamın kadına keşfedilemez bir güçle, ona doğru çekiliyormuş gibi yukarıdan eğilişine o ana kadar yeterince dikkat etmediğimi fark etmiştim. Kadının başı, yer çekimine yenik düşmüş gibi, arkaya yatmıştı. Teninin solgunluğunda dudakları koyu kırmızıydı. En güzel yanı, tablonun yanardöner arka planının artık kadın ve erkekten bağımsız bir şey gibi görünmemesiydi. Şimdi bana, aşklarım gözle görülür kılması ve çevrelerini saran dünyayı altına çevirmesiyle, doygun ve ılık bir pus gibi görünmeye başlamıştı.
Adamın saçlan LucasTnkinden daha koyu renkti ama ben yine de onu hayal etmeye çalışıyordum. Yanaklarım yine kızarmıştı ama bu seferki farklıydı.
Şimdiye ve buraya döndüm. Sanki uykuya dalmış ve rüya görmeye başlamış gibiydim. Hızlı hareketlerle saçlarımı düzelttim ve derin derin nefes aldım. Dışarıda, Glenn Millerim String of Pearls’ünün müzik setinden çaldığım duyabiliyordum. Kalabalık orkestra müzikleri, her zaman babamın keyifli olduğunu gösterirdi.
Kendimi gülümsemekten alamadım. En azmdan birimiz Karanlıklar Akademisini seviyordu.
Nihayet toplanma işini tamamladığımda akşam yemeği saati gelmişti. Müziğin çalmaya devam ettiği oturma odasına gittiğimde, annemle babamı, biraz saçma bir görüntü çizerek -babam seksi görünme çabasıyla dudaklarım bükmüş, annemse siyah eteğinin uçlarım tek eliyle tutmuş halde- birlikte dans ederken buldum.
Annem, babamın kollan arasında hızla döndü; sonra babam onu dizine yatardı. Annem, başı neredeyse yere değecek kadar eğilmişti. Beni görünce gülümsedi. ‘Tatlım, geldin demek.” Konuşurken hâlâ tepetaklak haldeydi ama babam onu ayağa kaldırdı. “Eşyalarının hepsini topladın mı?”
“Evet. Başlamama yardım ettiğiniz için teşekkür ederim. Resim için de çok teşekkürler. Çok güzel.” Beni en azından birazcık mutlu edebilmiş olmanın verdiği rahatlama hissiyle birbirlerine gülümsediler.
Babam başıyla masayı işaret etti. “Bu akşam kendimize ziyafet çekeceğiz,” dedi. “Annen kendini aştı.” Annem genelde çok büyük akşam yemekleri hazırlamazdı; demek ki bu gece özel bir kutlama vardı. Sevdiğim her şeyi, yiyebileceğimden çok daha fazlasını yapmıştı. Öğle yemeğini es geçtiğim için açlıktan öldüğümü fark ettim. Yemeğin ilk kısmında, annem ve babam birbirleriyle konuşmakla yetinmek zorunda kaldılar. İştahım yüzünden ağzım konuşamayacağım kadar doluydu.
Babam kadehinden bir yudum aldıktan sonra, “Bayan Bethany laboratuvarlan elden geçirme işini nihayet tamamladıklarını söyledi,” dedi. “Umanm öğrencilerden önce bir göz atma fırsatım olur. Nasıl kullanıldığını bilmediğim modem gereçler olabilir.”
Annem “İşte bu yüzden tarih dersi veriyorum,” dedi. “Geçmiş hiç değişmiyor. Sadece uzuyor.”
Ağzım dolu dolu, “Benim dersime de girecek misiniz?” diye sordum.
‘”Yemeğini yut,” dedi babam otomatik olarak. “Diğerleri gibi, senin de yarını bekleyip görmen gerekecek.”
“Ah, tamam.” Lafı bu şekilde ağzıma tıkmak babamm tarzı olmadığı için şaşırmıştım doğrusu.
“Sana ekstra bilgi vermek gibi bir alışkanlık edinmemeliyiz,” dedi annem daha yumuşak bir sesle. “Diğer çocuklarla mümkün olduğunca çok ortak noktan olmalı, biliyorsun.”
Bunu iyi niyetle söylemişti ama ben yumruk yemiş gibi sarsılmıştım. “Ortak noktam olması gereken kim var ki? Aileleri yüzyıllardır Akademi’de okumuş olan çocuklar mı? Buraya benim kadar bile uygun düşmeyen o dışlanmış çocuklar mı? Hangi gruba benzemem gerekiyor, söyler misiniz?”
Babam iç geçirdi. “Bianca, mantıklı ol. Bu konuyu yeniden tartışmamızın hiçbir anlamı yok.”
Çoktan vazgeçmiş olmam gerekirdi ama elimde değildi. “Evet, biliyorum. Buraya ‘benim iyiliğim’ için geldik. Evimi ve bütün arkadaşlarımı geride bırakmanın neresi benim iyiliğim için? Lütfen, bir kez daha açıklayın çünkü henüz anlayabilmiş değilim.”
Annem elini elimin üstüne koydu. “Senin iyiliğin için çünkü daha önce Arrowwood’dan hiç ayrılmamıştan. Biz seni zorlamadığımız sürece mahallemizden bile çıkmıyordun ve oradaki bir avuç arkadaşın sana sonsuza dek yetemezdi.”
Söyledikleri mantıklıydı ve bunu ben de biliyordum.
Babam kadehini masaya bıraktı. “Değişen şartlara uyum sağlamayı öğrenmen gerek ve daha bağımsız olman. Bunlar, annenin ve benim sana öğretebileceğimiz en önemli beceriler. Bunu ne kadar istesek de, her zaman bizim küçük kızımız olarak kalamazsın, Bianca. Seni dönüşeceğin insana hazırlamamızın daha iyi bir yolu yok.”
“Bu sadece büyümekle alakalı bir şeymiş gibi rol yapmaktan vazgeçin artık. Öyle değil ve bunu siz de biliyorsunuz. Bu, sizin benim için ne istediğinizle ilgili ve hoşuma gitsin ya da gitmesin kafanıza koyduğunuzu yapmakta kararlısınız.”
Ayağa kalktım ve masadan uzaklaştım. Kendi szveatshirt’ümü almak için odama gitmek yerine, annemin portmantoda asılı duran hırkasını alıp üstüme geçirdim. Henüz sonbaharda olmamıza rağmen karanlık çökünce okul bahçesi bir hayli soğuk oluyordu.
Annem ve babam nereye gittiğimi sormadılar bile. Bu eski bir ev kuralıydı. Öfkesine yenik düşme raddesine gelen her aile ferdi kısa bir yürüyüşe çıkmalı, tartışmaya mola vermeli ve sonra geri dönüp gerçekten ne söylemeye çalıştığını açıklamalıydı. Ne kadar keyifsiz olursak olalım, yürüyüş her zaman işe yarardı.
Aslına bakarsanız, kuralı koyan bendim. Dokuz yaşmdayken uydurmuştum. Bu yüzden, olgunluğumun konuyla bir alakası olduğunu hiç sanmıyordum.
Dünyaya dair huzursuzluğumun, daha doğrusu, bu dünyada bana yer olmadığına eksiksiz inancımın ergen olmamla bir ilgisi yoktu. Bu benim bir parçamdı, hep öyle olmuştu. Belki de her zaman da öyle olacaktı.
Bahçede dolaşırken, Lucas’ı tekrar görebilme beklentisiyle çevreme bakındım. Aptalca bir fikirdi. Neden bütün vaktini dışarıda geçirsindi ki? Çok yalnız hissettiğim için aramak zorunda hissettim. Ama orada değildi. Bütün heybetiyle arkamda kalan Karanlıklar Akademisi, yatılı okuldan çok, bir şatoya benziyordu. Hücrelere hapsedilmiş prenseslerin, kuytularda ejderhalarla dövüşen prenslerin ve kapılan sihirle koruyan cadıların hayalini kurabilirdiniz. Masallardan hiç bu kadar az hazetmemiştim.
Rüzgâr yön değiştirdi ve batı tarafından, batı bahçesindeki çardaktan bir ses, kahkaha sesleri getirdi. “Piknikçiler” olsa gerekti. Hırkama iyice sanndım ve ormanın içine, sabah gittiğim yöne, doğuya, yani yola doğru değil, kuzeyde kalan küçük göle doğru yürüdüm.
Saat geç, hava doğru dürüst bir şey göremeyecek kadar karanlıktı ama ağaçlann arasında hışırdayan rüzgânn sesini, çamlann mis kokusunu ve baykuşların ötüşünü duymak hoşuma gidiyordu. Derin nefesler alıp vererek piknikçileri, Akademi’yi ve her şeyi aklımdan uzaklaştırdım. Kendimi sadece o ana verecektim.
Yakından gelen ayak sesleriyle kendime geldim. Lucas olmalı, diye düşündüm ama gelen, elleri ceplerinde, benim olduğum patikaya doğru yürüyen babamdan başkası değildi. Tabii ki beni bulabilmişti. “Baykuş ne kadar da yakında. Normalde korkup kaçması beklenir.”
“Büyük ihtimalle yemek kokusu alıyordun Yiyecek bir şeyler bulma şansı olduğu sürece buradan gitmez.”
Başımızın üstündeki dallar haklı olduğumu ispatlamak istercesine, kanat çırpışlarıyla sallandı ve sonra baykuşun karanlık silüeti hızla yere doğru indi. Korkunç bir çığlık sesi, küçük bir fare ya da sincabın akşam yemeğine dönüştüğünü haber veriyordu. Baykuş, onu görmemize olanak bırakmayacak bir hızla havalandı. Babam ve ben sadece izliyorduk. Baykuşun av yeteneğini takdir etmem gerektiğini biliyor ama kendimi fareciğe acımaktan alamıyordum.
Babam, “Az önce sert çıktıysam özür dilerim,” dedi. “Sen olgun bir genç kadınsın, aksini ima etmemem gerekirdi.”
“Sorun değil. Biraz haddimi aştım. Buraya gelme konusunu tartışmamız için bir neden kalmadığını biliyorum. En azından artık çok geç.”
Babam yumuşacık bir gülümsemeyle, “Bianca, annen ve ben, sana sahip olacağımıza bile ihtimal vermiyorduk, biliyorsun,” dedi.
“Biliyorum,” dedim. Lütfen yine şu “mucize bebek” vaazına başlama.
“Hayatımıza girdiğin zaman, kendimizi sana adadık. Belki gereğinden fazla… Ama bu senin değil, bizim hatamızdı.”
“Baba, lütfen.” Küçük ailemizin baş başa olduğu, dünyada üçümüzden başka kimsenin olmadığı zamanlan seviyordum. “Bundan kötü bir şeymiş gibi bahsetme.”
“Öyle yapmıyorum.” Üzgün görünüyordu ve ilk defa, onun da bu durumdan hoşlanmıyor olabileceğini düşündüm. “Ama her şey değişiyor, tatlım. Bunu ne kadar çabuk kabul edersen, o kadar iyi olur.”
“Biliyorum. Ve beni bu kadar etkilemesine izin verdiğim için de çok üzgünüm.” Midem guruldadı. Yüzümü buruşturdum ve umut dolu bir sesle, “Yemeğimi yeniden ısıtabilir miyim?” diye sordum.
“İçimden bir ses, annenin o işi çoktan hallettiğini söylüyor.”
Gerçekten de halletmişti. Akşamın geri kalan kısmında çok iyi zaman geçirdik. Hazır elimde fırsat varken olabildiğince eğlenebileceğimi fark etmiştim. Glenn Miller yerini önce Tommy Dorsey’e, sonra da Ella Fitzgerald’a bıraktı. Genelde aptalca şeylerden, filmlerden ve televizyondan, ben olmasam annemle babamın asla kafa yormayacakları konulardan konuştuk. Gerçi arada bir iki defa okulla ilgili şakalar yapmaya da yeltendiler.
Annem, “İnanılmaz insanlarla tanışacaksın, görürsün,” dedi.
Courtney’i düşünerek kafamı salladım. Bugüne kadar tanıdığım en az inamlmaz insanlardan biri olduğu kesindi. “Bunu bilemezsin.”
“Bilebilirim ve biliyorum.”
“Ne o? Şimdi de geleceği görmeye mi başladın?” diye takıldım.
“Tatlım. Benden bir şeyler mi saklıyorsun? Kâhinin başka ne tür kehanetleri var acaba?” Babam bunu, plağı değiştirmek üzere kalkarken söylemişti. Müzik koleksiyonu hâlâ vinil plaklardan oluşuyordu. “Bunu duymak isterim.”
Annem, Çingene bir fala gibi, parmak uçlanm şakaklarına dayadı ve “Sanırım,” dedi, “Bianca erkeklerle tanışacak.”
Zihnimde Lucas’ın çehresi yanıp söndü ve daha o anda kalp atışlarım hızlanıverdi. Annemle babam birbirlerine baktılar. Yoksa kalp atışlarımı odanın diğer ucundan duyuyor olabilirler miydi? Belki de.
İşi şakaya vurmaya çalıştım. “Umarım şirin çocuklardır.”
Babam “Çok da fazla değil/’ deyince hepimiz güldük. Annem ve babam bunu gerçekten komik bulmuşlardı; bense duygularımı gizleme çabasındaydım.
Onlara Lucas’tan bahsetmemek garibime gidiyordu. Daha önce hayatımdaki hemen her şeyden haberdar olmuşlardı. Ama Lucas farklıydı. Onun hakkında konuşmam, büyüyü bozabilirdi. Bir süre daha sır olarak kalmasını istiyordum. Böylece onu kendime saklayabilirdim.
Daha şimdiden Lucas’ın sadece bana ait olmasını dilemeye başlamıştım.

Bir önceki yazımız olan Kaplan Laneti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir