" Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar – Türk Musikisinin 75 Yıllık Hikayesi | Kitap oku

Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar – Türk Musikisinin 75 Yıllık Hikayesi

By on Haziran 6, 2017

cumhuriyetin-divasi-muzeyyen-senar-radi-dikici-everestCumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar kitabının bu baskısı farklıdır. Önceki baskılarda Müzeyyen Senar’ın 2004 yılına kadar olan biyografisine, bu defa 2010 yılına kadar olan altı yıl eklenmiştir. Ayrıca, daha önceki baskılarda yer almayan yeni bilgilerin yanında, onunla aynı dönemi paylaşmış birçok sanatçının anlattıklarına yeni baskıda yer verilmiştir. Yine kitapta bugüne kadar hiç yayınlanmamış Müzeyyen Senar fotoğrafları ve onunla ilgili önemli belgeler de vardır. Ayrıca 15 taş plak şarkısını kapsayan bir CD de kitapla birlikte verilmektedir.

Bu baskıda yer alan birkaç satırı aktaralım:

O müthiş bir sanatçı. Duyarlı, derin duyguları, derin iç havuzları var. O havuzlara sular damlayınca tutamazsınız zaten. Kendiliğinden söylemeye başlar, içinden kopup gelir.
Safa Onal

O bir şarkıcı veya yorumcu değil, bu onun yaşam biçimi. Belki de kalıcı yıldızlar, parlamaya gayret etmezler. Zaten o kadar parlaklar ki, kendilerini parlatmak için çaba sarf etmezler. Müzeyyen Senar hiçbir zaman şöhret olduğunun farkına varmadı. Zaten öyle doğmuştu.
Cemil İpekçi

Babam beni yedi yaşındayken Müzeyyen Senar’ın Tepebaşı’ndaki programına götürdü. Sahneye çok şık yeşil bir tuvaletle çıkmıştı ama önünde bir şey sürüklenerek taşınıyordu. “Neden böyle sahneye çıkıyor?” diye sorduğumda babam “Çünkü Müzeyyen Hanım bebek bekliyor,” dedi. Sevgim o kadar büyüktü ki, dakikalar saniyeler gibi akıp geçti.
İnci Çayırlı

Tılsımını adının harflerinde taşıyan bir imge…Dudaklarının arasında dökülen tek notayla milyonların yüreğini titreten eşsiz bir ses… Gözlerinin ışığıyla bulunduğu ortamın aurasını değiştiren bir eda… Seslerin ve ezgilerin büyüleyici dünyasına adanmış bir yaşamın öznesi… Sözcüklere sığmaz bir kadın… ihtişamlı bir geleneğin klasiklerinden, günümüzün gönül okşayan fantezilerine uzanan musikimizin doruktaki değerlerini en özgün ve Özenli biçimiyle geniş halk kitlelerine benimseten yüksek icranın eşsiz bir örneği… Müzeyyen Senar!
Radi Dikici

***

İçindekiler

Müzeyyen Senar’ın Sunuşu …. ix
Önsöz I …. xi
Önsöz II …. xv

I. BÖLÜM

Hayat Yolu …. 3
Müzeyyen (1918-30) …. 7
Üsküdar Musiki Cemiyeti (1931-32) …. 22
Radyo ve Sahne (1932-33) …. 30
Taş Plak (1933-34) …. 39

II. BÖLÜM

Âli Senar (1935-36) …. 49
Atatürk’ün Huzurunda (1936-37) …. 63
Ankara Radyosu (1938-39) …. 75
Ercüment Işıl (1940) …. 88

III. BÖLÜM

Kristal Gazinosu (1941-43) …. 101
Ömer (1944-45) …. 124
Feraye-Vehbi Koç (1945-47) …. 132
Selahattin Pınar (1947-48) …. 156
Safiye Ayla (1949-51) …. 170

IV. BÖLÜM

Sefire (1952-55) …. 205
Zeki Müren (1956-57) …. 228
Vali Ethem Yetkiner (1958-61) …. 242
Sahne Çalışmaları (1962-64) …. 268
Amerika Konserleri (1965-68) …. 289

V. BÖLÜM

Küçük Ayı (1969-73) …. 305
Televizyon (1974-90) …. 327
Sanat Hayatının 72. Yılı (1991 2004) …. 355
2004 Yılı Sonrası, Özel ve Güzel Gece …. 375
Cumhuriyet’in Divası …. 387
Taş Plaklar …. 391
Müzeyyen Senar’ın Filmografisi …. 405

Dizin …. 411

Müzeyyen Senar’ın Sunuşu

Radi Dikici’yle oldukça uzun bir süre önce tanıştık. Sevgili arkadaşım Sezer Sezin’in akrabasıydı. Ama o yıllarda İstanbul’da olmama rağmen temasımız hep sınırlı kaldı. Sonra ben İzmir’e taşındım. Gariptir, ondan sonra daha sık görüşmeye başladık. Birkaç kere Kıbrıs’a Radi, eşi Sevgi, Sezer ve ben hep birlikte gayet keyifli seyahatler yaptık. Aralık 1998′de yapağımız ilk seyahatimizde arabayla Mağusa’ya gidiyorduk ve arabanın teybinde, kendisi tarafından hazırlanan kasetlerden benim söylediğim şarkıları dinliyorduk. Ancak, şarkılar birbiri ardına ve bir makamdan diğer bir makama atlıyordu. Ben, “Tamam sevdiğin şarkıları toplamışsın ama karmakarışık olmuş,” dedim. Laf da orada kaldı. Akşam yemeğine oturduğumuzda bana, “Biliyor musun Müzo, aklıma yeni bir şey geldi. Bilmem yapabilir miyim?” dedi ve anlattı. Çılgınca bir işe girişmeye karar vermişti. Önce taş plaklardan başlamak üzere benim şarkılarımı toplayacak, sonra makamlarına göre ayıracak ve ayırdıklarını, kendi içinde mümkün olduğu kadar yıllarına göre tasnif ettikten sonra hepsini CD’lere kaydedecekti.

Ben elimdeki bütün plak, kaset ve CD’leri ona gönderdim. Kendisinde de en az bende olduğu kadar plak, kaset ve CD vardı. Ayrıca bunu duyan birçok kişi elindeki taş plakları, longplay’leri, CD veya kasetleri bana ya da ona gönderdi. Tam iki yıl uğraştı. Sonunda şimdilik tam kırkbeş kasetlik (on dördü taş plak) bir düzenleme ortaya çıka. Sonra da tümü CD’lere kaydedildi. Toplam, yanlış hatırlamıyorsam 750 şarkı.

Tam bunlar bitmişti ki, zaman zaman ona benim hayatım yazılmalıdır, diyordum. Baktım pek oralı olmuyor. O zaman ben bir öneride bulundum. Bana Bu Şehr-i Stambul ki- Osmanlı’nın İstanbul Macerası 1453-1924 adlı yeni çıkan kitabını imzalayıp hediye etmişti. Hem ben, hem de Feraye kitabı bir solukla okuduk. Orada hiç bilmediğimiz bir İstanbul vardı. Bir hafta sonra İstanbul’daydım. Ofisine girdim. Hediye ettiği kitabı masasının üzerine koydum ve ona, “Hayatımı sen yazacaksın,” dedim. Hiç itiraz etmedi. Sadece, “Bu benim için büyük onur olur,” dedi. 2001’in Aralık ayında çalışmaya başladık.

Ben anlattım, o not aldı ve bütün konuşmalarımı banda kaydetti. Bu sırada bana binlerce soru sordu. Bu soruların cevabını bulmak için kâh hafızamı yokladım, kâh elimdeki defterlere veya belgelere baktım. Bazılarını, bulabildiğim kadarıyla evlatlarım dahil, o günlerde benimle yaşayanlara sordum. Ama o bunlarla yetinmedi. Gazete arşivlerine girdi. O yıllara ait dergileri ve yazılı metinleri ve hatta resimleri topladı. Yüzlerce belgeyi bir araya getirdi. Sonra bölüm bölüm yazmaya başladı. Sonra birlikte okuduk. Tashihler yaptık ve sonunda bu kitap ortaya çıktı.

Beni tanıyanlar bilir, çok açık sözlü bir insanımdır. Onun için, burada yazılanları büyük bir keyifle okuyacağınızı tahmin ediyorum. Bence çok farklı, güzel bir kitap oldu. Radi’ye göre bu sadece bir biyografi olmamalı, aynı zamanda Türk musikisinin neredeyse 75 yıllık serüvenini de kapsamalıydı. Bunun için de elimizden geleni yaptık.

Kendisine ve bizi sabırla dinleyen, yardımlarını esirgemeyen eşi, sevgili arkadaşım Sevgi’ye, çok teşekkür ediyorum.

Haziran 2006

Önsöz I

“Ben şarkı söylemiyorum,
güfteyi anlatıyorum.”

Müzeyyen Senar gibi bir abidenin hayatı ve mesleki yaşamı yazılmış olmalı, yitip gitmemeliydi. Bundan yola çıkarak biyografisini yazmaya karar verirken bunun zor bir iş olduğunu biliyordum. Ancak, bu zorluğa katlanmalıydık. Çünkü yapacağımız bu çalışmayla belki bir çığır da açılabilirdi. Türk edebiyatında en az yazılan tür biyografidir. Bu çalışmanın bir örnek teşkil etmesini ve aynı zamanda Türk musikisinin bir dönemine de ışık tutmasını umuyorum.

Ancak zorluklar daha ilk günden karşımıza çıktı. Prensip olarak Müzeyyen Senar, birçok kişi veya sanatçıyla yaşadığı olumsuz olayları anlatmak istemiyordu. Bunun en büyük nedeni; “Bu kişilerin büyük bir kısmının hayatta olmamalarıydı. Dolayısıyla, yazılanlara cevap verme veya karşı çıkma imkânları yoktu.” Sadece, herkesin merak ettiği, Zeki Müren’le aralarında geçen bazı konuları ancak uzun uğraşılardan sonra öğrenip yazabildim.

Anlattıklarını kasetlere kaydederek sakladım. Ancak, kasette anlatılanların yeterli olmadığı yerlerde, aynı konuyu belki günde beş defa telefon açarak sordum. Bazen bir yanlışı düzeltme imkânı doğuyor, bazen de olay başka bir anlam kazanıyordu. Ses kayıtlarıyla çalışırken bazen aynı cümleyi on defa başa alıp dinlediğim halde çözemiyordum. Çünkü, şarkılarda söylediği bütün kelimeleri gayet net algıladığımız Müzeyyen Senar, kekeme olduğu için konuşurken bazı harfleri yutuyordu. Sık sık arayıp aynı şeyleri sorunca, çok defa bana serzenişte bulunuyor, “Sen beni dinlemiyorsun ayol,” diyordu.

Özellikle çocukluğundan başlayarak, olayları kronolojik sırayla anlatımını kaydederken şaşkınlığa düşüyordum. Çünkü, kendimi onun yerine koyuyor ve geçmişteki bazı yaşadıklarımı sıraya koymaya çalıştığımda asla başarılı olamıyordum. O ise, yaşadığı olayları yıllarıyla birlikte gayet net bir şekilde hatırlıyordu. Çok kere, onun için özelliği olan gecelerde hangi şarkıları okuduğunu bile söyleyebiliyordu. -Atatürk’ün huzurunda söylediği şarkılar zaten defterine kayıtlıydı- Kiminle hangi şarkıyı meşk ettiğini ve ilk defa nerede sahneye çıkağını, radyoda ve taş plakta ilk okuduğu şarkının hangisi olduğu konusunda herhangi bir tereddüdü olmadı. Ayrıca kendisini zor durumda bırakma ve evlatlarıyla bazı problemler yaşama pahasına, özel hayatlarıyla ilgili bilgileri açık bir şekilde ve çekinmeden ortaya koydu.

Sevdiklerini ve sevmediklerini hiç saklamadı. Dobra dobra konuştu. Ancak bazı konulara ambargo koymak istedi ise de ben kabul etmedim. Yazmak mecburiyetinde olduğumuzu söyledim. Sonunda, “Evet,” dedi.

Bazı isimleri atladığını fark ettiğimde, hep aynı cevabı verdi: “Değmez!” Ancak biyografi, biyografi olacaksa mümkün olduğu kadar herhangi bir konuyu atlamaya hakkı yoktu. Doğrusu, zor da olsa o konulara geri döndük ve ben sorduğum sorularla bunlara cevap aradım.

Ancak bütün bunlar bizi biyografi yerine anı kitabı yazma tuzağına düşürebilirdi. Anlattıklarının belgelerle karşılaştırılması gerekiyordu. Çok enteresandır, Müzeyyen Senar birçok belge ve resimleri sakladığı için, bunlar da çok kere kaynak görevi gördü ve bazı konuları çeşitli başka kaynaklara başvurarak doğrulatma imkânını sağladı. Örneğin, Kerem ile Aslı filmiyle ilgili fotoğraflar, hangi stüdyoda çekildi? Ne sürede? Rejisör kimdi? Buna benzer belki birçok sorunun cevabını bulmamıza yardımcı oldu. Bir dönemin (1950-54) dergilerini ise oğlu Ömer Işıl saklamıştı. Türk musikisi konusunda büyük bir arşive sahip Şakir Eroğlu ise, arşivinden yararlanma ayrıcalığını bana verdi. Ayrıca üç hayranı, özellikle 1950-1990 yılları arasındaki kırk yılda hakkında çıkan bütün haberleri albüm haline getirip ona göndermişti. Velhasıl, bu konuda bulunabilecek her kaynağa başvurduk. Hayatının büyük bir kısmında onunla birlikte olan kişiler ve aile bireyleri, birlikte yaşadıklarını çok açık yüreklilikle anlattılar. Bütün anlatılanları kayda aldım.

Besrekârların ona imzaladığı resimlerden yola çıkarak, o besteciyle olan çalışmalarını ortaya çıkarabildik. Yüzlerce soru sorarak ve bazen de yazılı belgelere başvurarak bunları yazabilme imkânı doğdu.

Bu biyografinin yazımı sırasında, gerek görüştüğüm kişilerin ve gerekse başvurduğum yazılı ve görsel kayıtlardaki Müzeyyen Senar’la ilgili övgüleri mümkün olduğu kadar yazmamaya gayret gösterdim, özellikle görüşme yaptığım kişiler, bu konuda adeta bir koro oluşturdu. Örneğin; aynı dönemin ünlü yıldızı Perihan Altındağ Sözeri’ye biyografi konusunda görüşmek için telefon ettiğim zaman bana ilk söylediği cümleler şunlar oldu;

“Gözümü ben Müzeyyen Senar’la açtım. Bugün de daha önce de Müzeyyen Hanım’ın programlarını kaçırmayan bir insanım. Önceki sesi de, şimdiki sesi de muhteşem. Onun kendine ait yapısı, yorumu ve üslubu vardır. O kimseye benzemez. Birlikte çalıştığımız günlerde bile onu dikkatle takip ettim. Ben her zaman kendimi hırpalayan bir insan olduğum halde, o her zaman doğal ve hayat veren bir insandı. Belki en güzeli de buydu…”

Bütün çalışmalarımız sırasında, bana söylediği bir cümle var ki hem Perihan Altındağ Sözeri’yi doğrulamakta hem de belki de biyografinin özetini ifade etmektedir: “Ben şarkı söylemiyorum. Güfteyi anlatıyorum.”

Esasında kendimi çok şanslı hissediyorum. 2001’in Aralık ayında Müzeyyen Senar’la çıktığımız yaklaşık 80 yılı aşan bu yolculukta o kadar çok şey öğrendim ki… O harikulade macerayı onunla birlikte yaşadım. Radyonun kuruluşunu ve o zamanki teknolojiyi veya taş plakları, mikrofon denen sihirli aletin ilk kullanılışını başka türlü öğrenmem zordu. Ya bestekârlar! Zannederim tanrı o dönemde o muhteşem eserleri besteleyen çok değerli bestekârlara, “Alın size sihirli bir ses, çünkü siz buna layıksınız,” demiş ve Müzeyyen Senar’ı yaratmış. Dört yıl boyunca bu biyografinin her satırını yazarken büyük keyif aldım. Dünyada kaç şanslı insan var ki, Müzeyyen Senar gibi bir sanatçının biyografisini, üstelik kendisiyle birlikte çalışarak yazma mutluluğuna erişmiş olsun?

Taş plaklarını ve 1950’de Çakır’ın Gazinosu’nda şarkı söylerken çekilmiş görüntü kayıtlarını bana ulaştıran Prof. Dr. Güngör Şatıroğlu’na; özellikle Kerem ile Aslı filmiyle ilgili belge ve resimlere ulaşmamı sağlayan Lâle Film’den Necip Sarı’ya; geniş taş plak koleksiyonunu bize açan ve elindeki dergi, kitap ve plaklarını inceleme imkânını sağlayan Dr. Murat Görgülü’ye; Müzeyyen Senar’ın yaşamı ve sanat hayatıyla ilgili bilgileri aktaran Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça’ya; Perihan Altındağ Sözeri’ye, Bülent Ersoy’a, Feriha Tunceli’ye, Süheyla Altmışdört’e, Salih Suphi Soner’e, Kutlu Payaslı’ya, Müjdat Gezen’e ve (Ateşböceği) Ercan Bostancıoğlu’na; Şakir Eroğlu’na; Müzeyyen Senar’la birlikte çalıştığı dönemi en ince detayına kadar anlatan büyük sinema oyuncusu Sezer Sezin’e; oğlu Ergun Senar ve torunu Murat Senar’a; kızı Feraye Işıl’a; Arif Tombul’a; elindeki bütün belge ve dergileri bana vererek doğru değerlendirmeler yapmama büyük katkı sağlayan oğlu Ömer ve gelini Ulya Işıl’a; her türlü desteği veren ve elindeki arşivden yararlanmamı ve birçok bilgiye, özellikle şarkı güftelerine sağlıklı bir şekilde ulaşmamı sağlayan Yılmaz Karakoyunlu’ya ve nihayet, günler ve gecelerce bizi dinleyen ve çalışmamızı kolaylaştırmak için her türlü desteği veren sevgili eşim Sevgi Dikici’ye teşekkürlerimi sunarım.

Radi Dikici, Aralık 2004

Önsöz II

Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar kitabının bu baskısı, diğer baskılarından biraz farklıdır. Tabii yine bu kitapta Müzeyyen Senar’ın biyografisi ile birlikte Türk musikisinin 75 yıllık hikâyesi de anlatılmıştır ama bu baskı için 2010 yılı boyunca yeni baştan çalışma yapma gereği doğmuştur.

Okuyucularımız hatırlayacaktır. Daha önce yapılan baskılarda Müzeyyen Senar’ın hayatının 2004’e kadar olan dönemi anlatılmıştı. Bunun 2010’a taşınması gerekiyordu. Geçen bu altı yıl boyunca tarafımdan titizlikle tutulan notları değerlendirdim. Yine bu dönemde Müzeyyen Senar’ın hayatıyla ilgili çok yeni önemli bilgi, belge ve resimler ortaya çıktı. Ayrıca ben onun anlattıklarının tümünü kasetlere kaydettiğim için, bu kasetleri tekrar tekrar dinlediğimde kitaba almadığım bazı ayrıntıların onun hayatında bazen çok önemli roller oynadığını keşfettim. Bir örnek vermem gerekirse, 2002 yılı başında daha yeni çalışmaya başlamıştık. Bir sabah yine İzmir’den gelmişti. Elinde bir paket vardı.

“Bak sana neler göstereceğim,” dedi.

Paketi açtı. Kağıtlara sarılı üç şeyi masanın üstüne koydu. İlkini açtığında içinden çiçek desenli olduğu belli ama neredeyse hiç rengi kalmamış bir entari çıktı. İkincisinde yine oldukça solmuş mor renkli yaka kısmı fırfırlı olan bir elbise, üçüncüsünde ise rengi biraz solmuş olmasına rağmen çok şık bir tuvalet çıktı.

“Bunlar benim hayatımın önemli dönüm noktalarını temsil ediyor. Onun için bunları yıllarca sakladım,” dedi.

Kitabın ilerleyen sayfalarında bunların hikâyeleri yer alacaktır. Sadece kendisinden elbiseleri bana bırakmasını istedim. “Olmaz, bunları hep saklayacağım,” dedi. Ne yazık ki, 2006’da rahatsızlandıktan sonra eşyaları İzmir’den Bodrum’a taşınırken bu paket kayboldu. Sadece elimizde çok şık diye nitelendirebileceğimiz 1947’de Paris’te giydiği tuvaletle resmi var.

Ayrıca kendisiyle ya sanat veya özel hayatında yolları kesişen kişilerle -ki aşağıda isimleri vardır- yapılan gerçekten önemli görüşmeler yine bu baskıya eklendi. Kitapta bu sefer, yine belgesel nitelik arzeden resimler, baştan aşağı yenilendi ve konusu itibariyle sıralandı. Bu nedenle ortaya adeta farklı bir kitap çıktı.

Kitabın önemli bir özelliği daha var. Bu kitapla birlikte özel olarak hazırlanan, taş plakları kapsayan bir CD de verilmektedir. Bu konuda gerekli desteği veren Odeon ve Kalan Müzik firmalarına teşekkür ederim. Gururla ifade etmeliyim ki, biraz da beni bu yola iten yaşları 14-16 arasında olan Müzeyyen Senar hayranları, hayranları ifadesi noksan, müritleriydi. Mustafa Tünel, Melis Karabacak, Arda Doruk, Eren Günsel ve benimle haberleşen; belki ekleyebileceğim yüz kişi Müzeyyen Senar’la kalkıp Müzeyyen Senar’la yatıyor. Bunu binlerle katlamak mümkün. Ama ilk defa sesini on üç yaşında duyduğumda hissettiklerimi çok iyi hatırladığım için onların duygularını o kadar iyi anlıyorum ki. Bu öyle bir duygu, öyle bir aşk ki tarifi kolay değil ve kelimeler kesinlikle yetersiz. Unutmayalım ki, o, hem geçen, hem de bu yüzyılın, Türk musikisi çalınıp söylendiği sürece tek “Diva”sıdır.

Kitabın ilk baskısının çıktığı 2005’te Antik Palas’ın salonlarını açıp, Müzeyyen Senar onuruna verdiği kokteylle tanıtımını sağlayan Nurcan ve Turgay Artam’a özel teşekkür borçluyum.

Ayrıca kitabın bu baskısı sırasında Müzeyyen Senar’la ilgili yaşadıklarını ve anılarını benimle paylaşan Mustafa Sağyaşar’a, İnci Çayırlı’ya, Safa Önal’a, Seyfi Dursunoğlu’na, Gönül Yazar’a, Sadun Aksüt’e, Hıncal Uluç’a, Cemil İpekçi’ye ve Erkan Yolaç’a, kitabın yayını için desteğini esirgemeyen Vedat Bayrak’a, Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal’a, Müzeyyen Senar taş plak CD’sini hazırlayan Odeon firmasından Zeynep Göktürk’e, editörüm Nalan Barbarosoğlu’na, kitabın kapağını düzenleyen Utku Lomlu’ya, son okumasını yapan Aylin Samacı’ya ve sayfa düzenini hazırlayan Bahar Kuru Yerck’e teşekkürlerimi sunarım.

Radi Dikici Mart 2011

I. Bölüm

Hayat Yolu

“Bu elbiselerin her biri yaşamımdaki
dönüm noktalarını temsil ediyor.”
Müzeyyen Senar

O akşam ikisi başbaşaydılar. İkisi de adeta ne söyleyeceklerini bilemiyorlardı. Akşam yemeğini birlikte yemişler ve her zaman ki gibi şundan bundan konuşmuşlardı. Ancak kaçınılmaz şekilde biliyorlardı ki sonunda o noktaya geleceklerdi. Feraye ve Ömer’i Müzeyyen, babalarına göndermişti. Konuşmalarının bölünmesini ve belki de sonradan akacak gözyaşlarını onların görmesini istememişti.

“Tevfikçiğim istersen terasa geçelim.”

Muhteşem Boğaz manzarasına bir göz atan Tevfik Hamza Bey oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Müzeyyen onun koluna girdi ve içki bardaklarını ellerine alarak terasa doğru yürüdüler. Bir süre sustular. Biliyorlardı ki, bu 16 Temmuz 1955 Cumartesi akşamı söyleyecekleri her söz ikisinin de kaderini çizecekti.

Hava oldukça sıcaktı. Üzerinde topuğuna kadar uzanan, beyaz üzerine koyu gri güllerle süslü, (diğer elbiselerinde olduğu gibi kumaşını Tevfik Hamza Bey Paris’ten getirtmişti) çok şık boyundan askılı bir elbise vardı. Dışarıdaki hafif Boğaz esintisinden Müzeyyen birden üşür gibi oldu. Ürperdi, kalktı içeriden bir şal alarak omuzlarını örttü.

“Müzom, biliyorsun ben artık Riyad’a dönmek mecburiyetindeyim. Kral daha fazla Türkiye’de kalmamı istemiyor. Buradaki diplomatik başarımdan sonra beni yeniden başka bir ülkeye elçi olarak ataması mümkün. Belki Başvekil Adnan Bey’c rica etsem bir süre daha kalabilirim. Kral onun ricasını kırmaz. Bu bize ancak birkaç ay kazandırır. Oğullarım da dönmemi istiyor. Şimdi senden ricam, benimle esas yaşam yerim olan Beyrut’a gelmen.”

“Nasıl olur Tevfik? Benim üç evladım var. Biliyorsun, ülkemde çok tanınmış bir ses sanatçısıyım. Sen de gördün. Son birkaç ay içinde kapımızı aşındırmayan kalmadı. Bu o kadar önemli değil ama çocuklarımı geride bırakamam…”

“Çocukları da yanına al. Ben her ihtimale karşı Beyrut’ta deniz kenarında ve bahçe içinde bir köşk baktırdım. Oradaki adamım böyle bir yer buldu. Bunu sana almaya hazırım.”

“Ergun artık kocaman bir delikanlı, on dokuz yaşında. Onun kendi hayatı var ve o kadar seyrek görüyorum ki… Ömer ve Feraye’nin okulları var. Bırakmaları doğru olmaz. Zaten babaları da rıza göstermez. Çocukların velayeti bende ama, biz Ercüment’le boşandıktan sonra bile birbirimize hep saygılı davrandık. Onun rıza göstermeyeceği bir şeye ben evet diyemem.”

“O zaman çocukları bırak gel. Biliyorsun, Beyrut’tan İstanbul’a haftada üç sefer uçak var. Kış aylarında gidip gelirsin. Yaz aylarında ise çocukları Beyrut’a alırsın. Onlar için de tatil olur. Beyrut zaten senin için yabancı değil. Burada epeyce geniş bir muhitin var, biliyorum sıkılmazsın…”

“Hayatımda aşkın ne olduğunu senin sayende öğrendim. Ama ben senin dediğini yapamam.”

“Pek ama ne yapacağız. Ben senin yokluğuna katlanamam.”

Hani bazı zamanlar vardır. Sonucu her iki taraf da bilir, ama bir türlü söyleyemez. O kelimeyi ortaya koyamaz. Sonunda adımı Müzeyyen atar.

“Klasik bir laf ama Tevfik, kaderimiz bize başka yol bırakmıyor. Mecburen ayrılacağız.”

“Nasıl olur… Nasıl olur…Ben sensiz nasıl yaparım,” dediğinde Müzeyyen’in gözyaşlarını tutamadığını gören Tevfik Hamza Bey bir taraftan hâlâ, “Nasıl olur Müzeyyen, bunu bana yapmamalısın,” derken kalktı Müzeyyen’i bağrına bastı. Uzun bir süre bırakmadı.

Daha sonra birlikte yavaş yavaş merdivenleri tırmanarak yatak odasına vardılar. O akşamki bu son birlikteliklerinde hüzün ve şefkat birbirine karışmıştı.

Müzeyyen ertesi sabah her zaman ki gibi, bir şarkı söyleyerek kalktı. Gayri ihtiyari Ankara Radyosu’ndaki hocası Nuri Halil Poyraz’ın şarkısını söylüyordu. “Gittin gideli ben deli divaneye döndüm…” Biliyordu, Tevfik Hamza Bey gitmişti. Yatak odasındaki küçük antika masasının üzerinde kısacık bir not vardı.

Bir önceki yazımız olan Pratik Tekniklerle Ruhsal Güçlerinizi Geliştirin başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir