" Bir Zamanlar Çok Uzaklarda | Kitap oku

Bir Zamanlar Çok Uzaklarda

By on Ağustos 22, 2017

BirZamanlarcokUzaklarda“Değişmiştim; bu değişim öyle muhteşem, öyle kusursuzdu ki, eski yapay hayatımın gerçek olmadığının ve olamayacağının bir kanıtıydı; yaşadığım bu değişim, daha derin ve gerçek olan doğayla bir uyum içindeydi… Balo salonunun bunaltıcı ve sıkıntılı havasını terk ettikten sonra, cennetin sabah ferahlığının beni tazelediğini, ruhumu yücelttiğini ve nefes almanın güzelliğini hissettim.”

Bir Zamanlar Çok Uzaklarda, siyasi nedenlerden dolayı Caracas’tan kaçan ve kendisini Guyana’nın balta girmemiş meçhul ormanlarında bulan genç ve zengin Venezüelalı Abel’in, modern hayattan, onun tüm bağlarından kaçışının ve özgürlüğü keşfetmesinin hikâyesidir. Hudson’ı okumak ve onun hikâye anlatılıcığı ile tanışmak başlı başına bir keşif. Muazzam anlatımı, Venezüela yağmur ormanları ve yerli halkları hakkındaki eşsiz betimlemeleriyle unutulmayacak sinematografikbir roman Bir Zamanlar Çok Uzaklarda.

***

GİRİŞ

Bu görevi tamamlamanın, tahmin ettiğimden çok daha uzun sürmesi, duyduğum büyük pişmanlığın bir nedenidir. Bay Abel hakkındaki tüm gerçeği birkaç ay içerisinde yayımlayacağımı Georgetown’a açıkladıktan sonra aradan aylar; hatta neredeyse bir yıl geçti. En yakın arkadaşının gözünden daha azı anlatılamazdı ve her ne olursa olsun vaat edilen kitap ortaya çıkana dek gazetelerde yazılan tartışmaların son bulacağını ummuştum. Ama düşündüğüm gibi olmamıştı ve Guyana’dan yerel basında her hafta ne kadar farazi şeylerin yazıldığının farkında değildim. Yazılanların bazıları, kesin Bay Abel’in dostlarını çok üzmüştür. Anacadde üzerinde bulunan bilindik bir evde daha önce varlığı hiç fark edilmemiş karanlık bir oda vardı ve içinde yalnızca abanoz bir kürsü bulunuyordu. Kürsünün üzerinde bir yılan figürünün sarmaladığı, etrafı çiçek, yaprak ve dikenlerle süslenmiş bir ölü külü saklama vazosu duruyordu. Ayrıca vazonun üzerinde, hiç kimsenin anlayamadığı ya da tam olarak yorumlayamadığı yedi kısa sözcükten oluşan bir yazı da vardı ve bir de vazonun içinde bulunan gizemli külller… Bunların hepsi, üzerinde düşünecek bir hayal gücü için bir adamın hayatına ait anlatılmayan bir bölümle ilgiliydi. Şimdi, işlenmekte olan bu öykünün bir sona ulaşacağını umut edelim. Yalnızca, tüm kalpleri kazanan ve herkes tarafından tanınan bu adamın tuhaf ve tarif edilemez büyüsü yüzünden değil, bu gizli kalmış bölüm, yani adamın sessizliğini koruyarak çölde kaldığı süreç de, bu durumu doğal ama bir o kadar da merak uyandırıcı bir olaya dönüştürmüştür. Bu da, onu derinden etkileyen ve hayatının akışını değiştiren, sıradışı deneyimlerle kazandığı yakın arkadaşları tarafından belirsiz bir şekilde hissedilmişti. Gerçeği bilen tek kişi bendim ve şimdi mümkün olduğunca kısa bir şekilde muhteşem arkadaşlığımızın ve aramızdaki yakınlığın nasıl ortaya çıktığını anlatmalıyım.
1887’de Georgetown’a bir devlet dairesinde çalışmak için geldiğimde, orada ikamet eden, oldukça varlıklı ve toplumda öne çıkmış biri olan Bay Abel’le tanıştım. Ama yine de, o bir yabancıydı, sömürgecilerin her zaman doğal düşmanları olarak baktıkları sınırımızda bulunan kavgacı insanlardan biri, yani bir Venezüelalıydı. Bana anlatılan hikâye, uzak iç kesimlerden Georgetown’a ulaşmadan yirmi yıl öncesine aitti. Yürüyerek kıtanın öbür ucuna geçmişti ve ilk başlarda beş kuruşsuz, üzerinde eski püskü kıyafetlerle, yabancı biri olarak onların arasına girmişti. Açlık ve sefalet yüzünden neredeyse bir iskelete dönmüştü. Yüzü uzun süre güneş ve rüzgâra maruz kalmaktan kapkara olmuştu. Tek başına, kısıtlı bir İngilizceyle, yaşamak için zor bir mücadele vermişti ama her nasılsa bu mücadeleyi kazanmıştı. En sonunda, Caracas’tan gelen mektuplar ona ulaşmıştı. Elinden alınan hatırı sayılır mülkünün bir kez daha onun olduğu yazılıydı bu mektuplarda. Bunun yanı sıra, ülkesine dönmesi ve devlet işlerinde yerini alması istenmişti. Ama Bay Abel, genç yaşına rağmen, siyasi hırs ve arzulara fazlasıyla doymuştu. Görünüşe bakılırsa, ülkesini çok sevmesine rağmen, ne olursa olsun düşmanlarının dost olduğu bu yerde kalmayı tercih etmişti. Tabii ki bunu ifade ederken yüzünde bir tebessüm vardı. Serveti sayesinde hemen, anacaddedeki –sonraları kendi evim gibi gördüğüm– o evi satın aldı.
Bu noktada arkadaşımın tam adının Abel Guevez de Argensola olduğunu söylemeliyim fakat Georgetown’daki ilk günlerinde yalnızca Hıristiyan adıyla anılmıştı ve daha sonra basit bir şekilde “Bay Abel” olarak anılmak istemişti.
Onunla tanışır tanışmaz itibarına; hatta İngiliz kolonisinde bir Venezüelalı olarak gördüğü yakınlığına duyduğum şaşkınlığım sona erdi. Herkes onu tanıyor, seviyordu. Bunun nedeni, kendine has büyüsü, nazik mizacı, kadınlara karşı olan ve hiçbir erkeği; hatta çok genç, güzel ve uçarı bir eşe sahip, çabuk sinirlenen yaşlı sömürgeciyi bile kıskandırmayan tavırları; küçük çocuklara, tüm vahşi varlıklara, doğaya ve bütünüyle ticari bir toplumun alışılmış somut çıkarlarıyla ilgilerinden uzak olan her şeye duyduğu sevgisidir. Diğer erkekleri heyecanlandıran siyaset, spor ve kristal fiyatlarının hiçbiri onun ilgi alanına girmiyordu. Tüm bunlardan bir dönem sıkıldıklarında, bu tür muhabbetler fırtına gibi evlerini, kulüplerini ve ofislerini doldurduğunda ya da bir değişiklik istediklerinde, Bay Abel’e gidip onun dünyasıyla; yani doğa ve ruh dünyasıyla ilgili konuşmak huzur veriyordu insanlara.
Herkes aynı şeyi hissediyordu, Bay Abel’in Georgetown’da olması herkese iyi geliyordu. Benim de ilk keşfettiğim şey bu oldu. Böyle bir yerde benimle aynı duyguları paylaşan birinin olabileceğini hiç ummuyordum. Şiir sevgisi, hayatımın esas arzusu ve tadıydı, Bay Abel’de de buna benzer bir şey bulmuştum. Onun İspanyol edebiyatından beslenip, yalnızca on ya da yirmi yıllık bir İngiliz edebiyatı okuyucusu olmasına rağmen benimki kadar detaylı bir modern şiir bilgisine sahip olması beni şaşırttı. Şiire duyduğu sevgi de aynı derecede müthişti. Bu duygu bizi bir araya getirmiş; tropik bölgelerin asabi, yanık tenli Hispanik Amerikalı’sıyla, soğuk kuzey bölgelerinin soğukkanlı, mavi gözlü Sakson’unu aynı ruha sahip tek vücut yapmıştı, daha da fazlası kardeşten de öte olmuştuk. Daha çok gündüzleri vakit geçirip, “konuşmaktan güneşi yorgun düşürüyorduk.” Çoğu akşamı da, neredeyse her gün misafir olduğum onun huzur dolu evinde geçiriyorduk. Ne ben böyle bir mutluluğu ummuştum, ne de o. Bu yakınlığın bir sonucu olarak, onu derinden etkileyen ve belki de tüm hayatının amacını değiştiren sıradışı deneyimine dair, gizli geçmişine ait belirsiz bir düşünce, azalmıyordu, tam tersine önem kazanıyor ve hiç aklımdan çıkmıyordu. Ne zaman başıboş sohbetlerimizin konusu yerlilerle birlikte yaşarken ve onların arasında seyahat ederken, onların karakterlerine ait edindiği bilgilere ve dillerine gelse, ondaki bu değişikliğin neredeyse acı verici olduğuna tanık oluyordum. Bunların hepsi, anlattıklarını daha heyecan verici kılıyordu. Hafif bunalımlı bir ruhun canlı, meraklı, ince zekâsı ile neşesi yavaş yavaş kayboluyordu; hatta yüzündeki ifade bile giderek daha sert ve kararlı bir hale dönüşüyordu, gerçek dünyadan sıyrılıp sanki otomatiğe bağlamış gibi kitaptan bir bölüm okuyordu. Bunu anlatmak beni hüzünlendiriyor ama daha önce bu hissimi ima bile etmedim, yılların dostluğuna kısa bir ara veren o tek tartışma olmasaydı hiçbir zaman da bahsetmeyebilirdim bundan. Bir defasında çok hastalanmıştım ve Abel hastalığımla pek ilgilenmemişti. Sanki o hastalandığında onunla hiç ilgilenmemişim gibi sinirlenmişti; hatta eğer isteseydim iyileşebileceğimi bile söylemişti. Bunu pek ciddiye almamıştım fakat bir sabah, beni ofise çağırdığında bana karşı çok hırçın davrandı ve bu da beni çok sinirlendirdi. Hastalığımın nedeninin uyarıcı ilaç kullanımı ve uyuşukluğum olduğunu söyledi. Aslında gerçekte onu kastetmiyormuş gibi alaycı bir üslupla konuşmuştu ama hisler bütünüyle gizlenemezdi. Sitemli sözleri öyle canımı yakmıştı ki, şaka yollu bile olsa benimle bu şekilde konuşmaya hakkının olmadığını söyleyivermiştim düşünmeden. “Evet,” dedi ciddileşerek, arkadaşlığımız nedeniyle buna en çok kendisinin hakkı olduğunu söyledi. Böyle bir olayda barışı bozmasaydı, gerçek bir arkadaş olmazdı. Hemen ardından sert bir şekilde ona karşılık verdim ve bana göre, aramızdaki dostluğun onun gözüne göründüğü kadar mükemmel ve kusursuz olmadığını söyledim. Dostluğun bir şartı, bu dostluğu paylaşan kişilerin birbirlerini çok iyi tanımaları gerektiğidir. Benim tüm hayatımın ve zihnimin, tıpkı bir kitap gibi okuması için ona açık olduğunu biliyordu ama onun hayatı ise bana sımsıkı kapalı bir kitap kapağı gibiydi.
Yüzü karardı ve birkaç dakikalık sessizlikten sonra, ayağa kalkıp soğuk bir şekilde hoşçakal diyerek gitti, hem de aramızda bir gelenek haline gelen tokalaşmamızı yapmadan.
Gittikten sonra, büyük bir kayıp yaşamışım ya da üstüme büyük bir facia çökmüş gibi hissettim ama toksözlü bir şekilde getirdiği eleştiri hâlâ içimi yakıyordu. İşin ilginç yanı ise, kalbimin de bunun doğruluğunu onaylamasıydı. O geceyi uykusuz geçirdim, bir anlık kızgınlıkla verdiğim zalim tepkiden pişmanlık duymuş, ondan af dilemeye kesin karar vermiştim. Af dileyecek, sonra da arkadaşlığımızın nasıl devam edeceğine karar vermesi için onu rahat bırakacaktım. Fakat o benden önce davranmıştı, sabah ondan bir mektup geldi. Benden af diliyordu ve akşam onunla yemek yememi istiyordu.
Akşam yemeğinde ve sonrasında yalnızca ikimiz vardık. Verandada kahvelerimizi yudumlayarak sigara içerken tuhaf bir şekilde sessizdik. Öyle sessizdik ki, yanı başımızda bizleri bekleyen beyaz giyinmiş hizmetkârlar –biri esmer yüzlü, gözleri pek de belli olmayan Hintli kâhya, diğeri mavi-siyah tenli genç Guyana zencisi– kaçamak bakışlarla efendilerinin yüzüne bakıyorlardı. Akşam yemeğinde misafiri olduğu zaman efendilerini güler yüzlü görmeye alışıktılar. Bana göre, onun bu davranışındaki değişiklik hiç de şaşırtıcı değildi. Onu gördüğüm an, daha önce sözünü ettiğim sımsıkı kapalı kitap kapağını açmaya karar verdiğini, artık konuşma sırasının ona geldiğini anlamıştım.

I.

“Artık sakinleştiğimize ve birbirimizi incittiğimiz için pişman olduğumuza göre, böyle bir şey yaşandığı için üzgün değilim,” dedi. “O davranışını hak ettim: Yerlilerin arasında yaşadığım maceraları ve yolculukların tüm öyküsünü sana yüzlerce kez anlatmak istedim ama dostluğumuzun zedelenmesi korkusu bana engel olan nedenlerden biriydi. Seninle olan dostluğum çok değerliydi ve bunu her şeyden üstün tutmak istedim. Artık bu düşünceme bir son vermeliyim ve şimdi yalnızca sana anlatacak olduğum öykümü düşünmeliyim. Yirmi üç yaşımdan başlayacağım anlatmaya. Özgürlüğümü; hatta belki de hayatımı kurtarmak için ülkemden kaçmak zorunda kalmak gibi bir sorunun ve siyasetin tam ortasında olmak için çok genç bir yaştı bu.
Birinin görüşlerine göre, her ulusun, hak ettiği bir yönetimi vardır. Venezüela da şu anda bir yönetime sahip ve bu yönetim tam da ona göre. Yalnızca bir tek olmasından değil ayrıca bir adı olması gerektiği için de biz buna “cumhuriyet” diyoruz. İyi bir isim, özellikle de borç para almak istenildiğinde işe yarar. Eğer Venezüelalılar, yaklaşık bir milyon kilometrelik bir yüzölçümüne dağıtılsaydı, çoğu okuma yazma bilmeyen köylüler, melezler ve yerliler eğitilselerdi, hepsi zeki ve yalnızca halkın refahı için istekli insanlar olsalardı; işte o zaman gerçek bir cumhuriyete sahip olurlardı. Bunun yerine şu anda, devrimlerle şekillenen küçük grupların yönetimine sahipler ve ülkenin fiziksel şartlarıyla ulusal yapısına uyumlu, çok iyi bir yönetim bu. Sizin üst sınıflarınızı temsil eden eğitimli insan sayısı o kadar az ki, bu kişilerin çoğu ait oldukları siyasi grupların seçkin üyeleriyle kan ya da evlilik bağıyla bağlı durumda. Bu şekilde, egemen parti, yani bir başka grubun adamları karşısında oluşan ayaklanma ve komplolara seyirci kalmaya alışmanın, tıpkı hayatın doğal akışı gibi neredeyse kaçınılmaz olduğunu kolaylıkla anlayabilirsin. Başarısızlıkla sonuçlandığında, bu isyanlar cezalandırılır ama ahlâka aykırı görülmez. Tam aksine, aramızdaki en zeki ve erdemli olan, bu tarz maceralarda olayı yöneten kişi olarak görülür. Bu tarz eylemler doğası gereği yanlış olsun olmasın, bazı durumlarda yanlış, bazı durumlarda doğru sayılabilir; çünkü her şekilde benim buna karar vermiş gibi yapmam kaçınılmaz. Tüm bu can sıkıcı detaylar, senin konuyu daha iyi anlayabilmeni sağlamak için. Benim gibi, saf bir gencin; profesyonel bir asker olmayan, siyasi saygınlık hırsları olmayan, bu ülke için varlıklı sayılan, toplumda tanınan, sosyal zevklerin, kitapların ve inandığım kadarıyla en yüce dürtülerle harekete geçirilmiş doğanın bir tutkunu olan bu genç adamın, arkadaşları tarafından, şu anki yönetimi devirip yerine daha değerli adamları çıkarmak için nasıl da kolay bir şekilde bir komploya sürüklendiğini bilmeni istiyorum.
Atıldığımız macera, başarısızlıkla sonuçlandı çünkü yetkililer hızla devam eden olayları haber almışlardı. Liderlerimiz tüm ülkeye dağıtılmıştı, bazıları da yurtdışındaydı. Tam da o sırada Caracas’ta bulunan ve muhtemelen yakalanmaktan korkan, partinin birkaç aceleci adamı, tedbirsiz bir şekilde hamle yaptı: Sokakta saldırdıkları başkan, yaralanmıştı. Saldırganlar yakalanmışlardı ve bazıları ertesi gün kurşuna dizilmişti. Haberler bana ulaştığında, başkentten uzakta bir yerde, bir arkadaşımın Quebra’da, Honda Nehri’nin kıyısındaki malikânesinde kalıyordum. Kaldığım ev, Zaraza şehrinin yaklaşık yirmi beş-otuz kilometre uzağında bulunan Guarico eyaletindeydi. Orduda bir subay olan arkadaşım, bu komplonun liderlerinden biriydi ve savaş bakanı tarafından nefret edilen bir adamın oğlu olarak benim de onunla birlikte, hayatlarımızı kurtarmak adına kaçmam şarttı. Bu şartlar altında, ne kadar genç olsak da, affedilmeyi bekleyemezdik.
İlk kararımız deniz kıyısına kaçmaktı ama La Guayra yolu üzerindeki risk yüzünden, ki ülkenin kuzeyindeki herhangi bir yükleme limanı olarak mükemmel görünüyordu, rotamızı ters istikametteki Orinoco’ya ve Angostura’nın akış yönüne döndürdük. Kısmen rahat bir şekilde nefes alabileceğimiz –en azından o süre zarfında güvenli diyebileceğimiz– bu yere gelince, ülkeyi terketmekten ya da öyle bir girişimde bulunma fikrinden vazgeçtim. Çocukluğumdan beri, Orinoco’nun güneyinde bulunan, haritalarda yer almayan sayısız nehri ve ucu bucağı olmayan ormanlarıyla, vahşi yerlilerinin antik gelenekleri ve karakterleriyle, Avrupalılara göre katıksız olan bu geniş ve hemen hemen hiç keşfedilmemiş bölgeye karşı tuhaf bir ilgim vardı. Bu ilkel vahşiliği ziyaret etmek, hep bir hayaldi benim için ve bir derece de olsa, Venezüela’nın kuzey eyaletlerinde konuşulan yerli lehçelerinden birini öğrenerek, kendimi böyle bir maceraya hazırlamıştım. Artık, kendimi bu muhteşem nehrin güney kıyısında bulmuştum, üstelik bu yer sınırsız süreyle elimin altındaydı ve o anda bu isteğimi yerine getirmeye karar verdim. Ben yerlilerle ticaret yapmak için iç bölgelerde seyahat eden kişilerden avlanma konusunda bilgi alıp hazırlıklarımı sürdürürken, yoldaşım benden ayrılıp sahile doğru yoluna devam etti. Nehrin yukarı kısmına doğru geri gitmeye ve Guyana’nın batı yakasından iç kesimlere, Kolombiya’yla Brezilya’ya sınırı olan Amazon bölgesine girmeye ve de yaklaşık altı aylık bir süreden sonra Angostura’ya dönmeye karar verdim sonunda. Guyana yetkilileri Caracas’taki siyasi kargaşalarla yeteri kadar ilgilenmedikleri için, yarı bağımsız olan ve halkın çoğunluğunu yerlilerin oluşturduğu bölgede yakalanmaktan korkmuyordum.
Şehir sığınağından ayrıldıktan sonra Guyana’da geçirdiğim ilk beş ya da altı ay, maceraperest bir ruhu, kısmen de olsa tatmin edecek kadar heyecan verici olaylarla doluydu. Angostura’da yardımsever bir hükümet çalışanı, bana bir pasaport temin etti. Pasaportun içinde birkaç cümleyle, iç kesimleri ziyaret etme amacımın oradaki yerli kabileler ve ülkenin sebze üretimi hakkında bilgi toplamak olduğu ile yetkililerden bana koruma ve yardım sağlanması konusunda resmi talepte bulunulduğu yazıyordu. Orinoco’nın yukarı kısımlarına doğru gittiğimde, nehir kıyısında bulunan Hıristiyan yerleşim yerleri ile yerlilerin köylerine rastladım. Bu şekilde yolculuğumu sürdürürken yaşayıp görerek birçok şey öğrendim ve yaklaşık üç ay içinde Meta Nehri’ne ulaştım. Bu süre zarfında kendimi eğlendirmek adına bir günlük tutup, kişisel maceralarımı, hem yarı medeni hem de tamamen vahşi insanlarla ülke hakkındaki izlenimlerimi kayıt altına alıyordum. Günlüğümün sayfalarını doldurdukça, gelecekte bir gün Caracas’a döndüğümde, bunun halka faydalı ve ilginç gelebileceğini, aynı zamanda da bana ün kazandıracağını düşünmeye başlamıştım. Bu düşünce öyle zevkli ve güdüleyiciydi ki, her şeyi daha çok gözlemlemeye ve ifade üzerinde daha çok çalışmaya başladım. Fakat bu kitap ortaya çıkmayacaktı.
Meta Nehri’nin ağzından yolculuğuma devam ettim. Niyetim, büyük Guaviare Nehri’nin, diğer nehirlerle birlikte Orinoco Nehri’ne döküldüğü yerde bulunan Atahapo adındaki yerleşim yerine ulaşmaktı. Fakat oraya ulaşmak mümkün olmadı, çünkü küçük bir yerleşim yeri olan Manapuri’de düşük ateş nedeniyle hastalanmıştım ve amaçsızca gezinmelerimin ilk yarıyılını burada noktaladım ki bundan pek de bahsetmeye gerek yok.
Düşük ateşten hastalanmak için Manapuri’den daha içler acısı bir yer hayal bile edilemez. Burası, birkaç tane büyük çamur yapıdan ya da palmiye yapraklarından derilmiş çatılarıyla sıvalı sazları olan, sefil, ahıra benzeyen evlerden oluşuyordu. Bu evlerin etrafı, vıraklayan sayısız kurbağa ve sivrisinek kümelerine ev sahipliği yapan su, çamur ve ormanlık alanla çevrelenmişti. Kusursuz derecede sağlıklı biri bile böyle bir yerde sıkıntı yaşayabilir. Yerliler, daha çok çoğunluğu küçük ticari toplanma yerlerinde karşılaşılan yozlaşmış sınıftan oluşan, seksen ya da doksan kişilik gruplar halinde burada toplanmışlardı. Guyana’nın vahşileri içkiye düşkündüler ama bizim anladığımız türden ayyaşlar değillerdi çünkü onların mayalanmış içkileri o kadar az alkol içeriyordu ki alkol zehirlenmesi için o içkilerden aşırı derecede tüketilmesi gerekir. Bu yerleşim yerlerindeki yerliler, beyazların daha kuvvetli zehirlerini tercih ediyorlardı; sonuç olarak Manapuri gibi küçük bir yerde bu durum, büyük Amerikan trajedisindeki yasalaşmış eyleme benzetilebilir. Şüphesiz, bundan sonra başka ve hatta muhtemelen daha büyük trajediler gelebilir. O acı içindeki dönemimde, fazlasıyla kötümser düşüncelere sahiptim. Bazen, sürekli yağan yağmur, yarım günlüğüne kesildiğinde kısa mesafelik bir yerlere kaçabiliyordum. Fakat hiçbir şey için çaba harcamıyordum, yaşamak çok da umurumda değildi ve uzun aralıklarla Caracas’tan gelen haberlerle hiç ilgilenmiyordum. İki ayın sonunda, sağlığımda az da olsa bir iyileşme hissettim. Bununla birlikte yaşama isteğim ve olaylara karşı ilgim yeniden arttı. Günlüğümü tekrar ortaya çıkarıp Manapuri’de geçirdiğim günleri kısaca özetledim. Günlüğümü, güvenli olması için, bu yerleşim yerinin eski sakinlerinden, Pantaleon adında Venezüelalı bir tüccar tarafından bana gönderilen küçük bir tüccar kutusuna saklamıştım. Alenen evinde yarım düzine yerli kadınla yaşayan, namussuzluğu ve açgözlülüğüyle ünlenen fakat bana iyi bir arkadaş olduğunu kanıtlayan Pantaleon, herkes tarafından “Don Panta” diye anılıyordu. Kutu, yıkık dökük palmiye ağaçlarından çatısı olan yaşadığım evin bir köşesinde duruyordu. Fakat bu kutuyu dışarı çıkarırken, birkaç haftadır kutunun üzerine yağmur damladığını farkettim. Lanet okuyarak, kâğıt hamuruna dönen sırılsıklam elyazması müsveddelerin hepsini yere fırlattım ve kendimi de sızlanarak yatağa attım.
İşteyken beni her saat sürekli ziyaret eden arkadaşım Panta, beni bu umutsuz durumdayken buldu. Endişeli sorularına cevap olarak, çamurlu yerdeki, sırılsıklam olmuş kâğıt yığınını gösterdim. Ayağıyla yerde gördüğü yığını ters çevirdikten sonra, onu yağmurla dışarıdan gelen, ne idiği belirsiz bir sürüngen sandığını söyleyerek yığına kahkahayla bir tekme savurdu. Günlüğün yok olmasından duyduğum üzüntüye şaşırmış gibi davrandı. Orada yazılı olanların hepsi gerçeklerden oluşuyordu. Evden çıkmayan tipler için bir kitap yazmak isteseydim eğer, gerçek deneyimlerden ziyade kolay bir şekilde çok daha eğlenceli binlerce şey uydurabilirdim. Panta, bana bir şey teklif etmek için geldiğini söyledi. Bu yerde yirmi yıl yaşamıştı ve buranın iklimine alışmıştı fakat bu durum, burada yaşamaya daha fazla devam etmem için bir neden değildi. Derhal farklı bir bölgeye, açık ve kurak dağlara gitmeliydim. “Oraya gittiğinde sıtma ilacı istersen, ormanlardan taze taze gelen, güneybatıdan esen rüzgârı kokla ve içine çek,” diye bitirdi sözlerini. Umutsuzlukla, bu durumdayken Manapuri’yi terk etmenin imkânsız olduğunun farkına vardım. Küçük bir yerli grubun şimdi bu yerleşim yerine geldiğini söyledi. Onlar, yalnızca ticaret amaçlı değil; aynı zamanda, kendi kabilelerinden birini ziyaret etmek için buraya gelmişlerdi. Ziyaret edecekleri kişi, Panta’nın yıllar önce babasından satın aldığı karısıydı. “Bugüne dek, onun için verdiğim paradan dolayı asla pişmanlık duymadım,” dedi Panta. “Çünkü o çok iyi bir eşti ve hiç kıskanç değildi,” diye ekledi, diğer eşlerini eleştirircesine. Bu yerliler, Queneveta dağlarından gelmişlerdi ve Maquiritari kabilesindendiler. Panta ve iyi eşi, benim için onları ikna etmişlerdi ve daha uygun olduğundan beni yavaş yavaş kendi bölgelerine götüreceklerdi. Orada daha iyi bakılacaktım ve sağlığıma kavuşacaktım.
İyice düşündükten sonra, bu teklif beni öyle bir etkilemişti ki teklifi yalnızca memnuniyetle kabul etmekle kalmamış, aynı zamanda ertesi gün neşeyle çıkıp dolaşabilmiş ve yolculuk için hazırlıklara başlayabilmiştim.
Yaklaşık sekiz gün içinde, cömert arkadaşım Panta’ya elveda dedim. Onu ilk gördüğümde hiç tereddüt etmeden onun yabani bir canavar olduğunu düşünmüştüm fakat sonradan beni ölümden kurtaran kişi o oldu. Aslında bildiğimiz kadarıyla, tıpkı daha yüksek güçlerin bazılarında bulunan pasif etkenler gibi, bazen zalim, yabani vahşiler ve kötü adamlar bile kendi doğalarına aykırı davrandıklarında tatlı, iyiliksever yanlara sahip olabiliyorlar. Bu zayıf düşmüş halimle seyahat etmek sürekli acı veriyordu ve bu da yerlilerin sabrını zorluyordu ama yine de beni yüzüstü bırakmadılar. En sonunda varmamız gereken yere ulaştık ve tahminime göre yaklaşık altmış beş ayrı gruptan oluşan bir topluluk vardı burada. Nihayetinde, başlangıçta olduğumdan çok daha güçlü hissediyordum kendimi. O andan itibaren, hızlı bir şekilde iyileşmeye başladım ve tamamen sağlığıma kavuştum. İyileştirici özelliği olsun olmasın, çok uzaklardaki And ormanında bulunan kına ağaçlarından esen rüzgârın canlandırıcı bir etkisi vardı. Yerlilerin köylerinin yukarısında bulunan tepelerde yürüyüş yaptığımda ya da sonrasında zirvelere tırmanmaya çalıştığımda, vahşi Queneveta dağlarından görülen dünya öyle genişti ki bu manzaranın ihtişamı tuhaf bir şekilde insanı canlandırıyor ve ruha iyi geliyordu.
Maquiritari kabilesiyle birkaç hafta geçirdim ve sağlığıma yeniden kavuşmamın vermiş olduğu güzel duygular beni bir süreliğine çok mutlu etti fakat bu duygular pek de kalıcı duygular değildi. Yeniden iyileşir iyileşmez, içimde, yerinde duramayan bir ruh canlanmıştı. Buradaki yabani hayatın monotonluğu artık dayanılmaz olmuştu. Uzun süren cansız bir dönemin ardından bir tepkime gerçekleşmişti ve ben artık bir hareket, ne kadar tehlikeli olursa olsun bir macera istiyordum; yeni manzaralar ve yeni yüzler görmek, yeni lehçeler duymak niyetindeydim. En sonunda aklıma birkaç küçük yerleşim yeri bulabileceğim Casiquiare nehrine gitmek gelmişti, böylelikle oradaki yetkililerden yardım alıp Rio Negro’ya ulaşabilecektim. Artık aklımda bu nehri takip etmek vardı. Böylelikle aşağı bölgedeki Para’ya, oradan da Atlantik kıyılarına varabilirdim.
Yanımda seyahat yoldaşı ve rehber olarak iki yerliyle birlikte Queneveta dağlarından ayrılarak yolculuğa başladım. Fakat rehberlerimin seyahati, ulaşmak istediğim nehre giden yolun yarısında sona erdi. Beni, Orinoco’ya akan, Cunucumana’nın bir kolu olan Chunapay kıyısında yaşayan arkadaş canlısı birkaç yerliyle bıraktılar. Burada, güneybatıya giden bir grup yerlinin gelmesini bekleyip onlara katılmaktan başka seçeneğim yoktu. Bu arada orada beklerken, Manapuri’den getirilen süs eşyaları ve pamuklu bezden oluşan sermayemin tamamını harcadım ve böylelikle artık başka birinin hizmetini alamazdım. Belki de, bu noktada sahip olduğum şeyleri ifade etmek en iyisidir. Çoğu zaman, ayaklarımı korumak için sandaletlerden başka giyecek bir şeyim yoktu. Kıyafet olarak ise, yalnızca bir takımım ve yumuşak kumaştan bir gömleğim vardı. Bu kıyafetlerimi de sık sık yıkamak zorunda kaldığım için onlar kururken gömleksiz duruyordum. Tanrıya şükür, mükemmel mavi kumaştan dayanıklı ve güzel bir paltom vardı. Angostura’dan bir arkadaşım vermişti o paltoyu ve verirken de paltonun benden bile daha dayanıklı olduğunu söylemişti. Nitekim bu, doğru çıkmıştı. Geceleri yorganım olmuştu. Soğuk ve nemli havalarda seyahat ederken beni sıcak ve rahat tutacak daha iyi bir kıyafet yapılmamıştır şu ana dek. Geniş deri kemerimin içinde bir tabanca ve metal mermi kutusu taşıyordum. Bunların yanında bir de, geyikboynuzundan yapılmış sağlam bir sapa ve yaklaşık yirmi üç santimetre uzunluğunda ağır bir uca sahip iyi bir av bıçağım vardı. Paltomun cebinde, güzel bir çakmak kutusu ile bir kibrit kutusu vardı. Yeri gelmişken bahsetmek gerekirse, bir ya da iki tane daha ıvır zıvır vardı. Elimden geldiği sürece bunları hep yanımda tutmaya kararlıydım.
Chunapay’da beklediğim sıkıcı zamanlarda, köydeki yerliler bana öyle güzel bir hikâye anlattılar ki, bu hikâye en sonunda planladığım Rio Negro yolculuğundan vazgeçmeme neden oldu. Tıpkı Guyana yerlileri gibi buradaki yerliler de boyunlarına gerdanlık takıyorlardı. Ama gördüğüm kadarıyla içlerinden bir tanesinin gerdanlığı hepsininkinden farklıydı ve bunun nedenini öğrenmek için çok sabırsızlanmıştım. On üç parça altından yapılan bu kolye; her bir parçası başparmak büyüklüğünde, farklı biçimlerde, birbirine tellerle bağlı levhalardan oluşuyordu. Onu incelememe izin verdiler ve hiç şüphesiz kolyenin tüm parçaları, yerliler tarafından düzleştirilmiş saf altından yapılmıştı. Kolye hakkında onları sorguladığımda, onun Parahuari yerlilerinden alındığını söylediler. Söylediklerine göre, Parahuari, Orinoco’nun batısında bulunan dağlık bir bölgeydi. Orada yaşayan her erkek ve kadının böyle bir kolyeye sahip olduğunu da belirttiler. Bu bilgi, aklımı öyle bir aldı ki gece gündüz altınla ilgili rüyalar görüyor, medeni insanların bilmediği o zengin bölgeye nasıl ulaşacağımı düşünüyordum. Yerlileri, beni oraya götürmeleri için ikna etmeye çalıştığımda ciddiyetle kafalarını salladılar. Orinoco’dan çok uzaktalardı ve Parahuari; on, belki de on beş günlük bir mesafedeydi ve hiçbir ilişkilerinin olmadığı, bilmedikleri bir yerdi.
Zorluklara ve gecikmelere rağmen, bir şekilde, acı çekerek, birtakım tehlikeli maceraların ardından, nihayet Orinoco’nun yukarı kısımlarına ulaşmayı ve en sonunda karşı tarafa geçmeyi başardım. Bilinmeyen zor bir bölgeden geçerek batıya doğru, bir yerli köyünden diğerine, elimde bir tek hayatımla mücadele ettim. Bu mücadelemde, üzerimdeki birkaç eşya yüzünden her an hiç umursanmadan öldürülebilirdim de. Guyana yerlileri için iyi bir şey söylemek benim için zor ama şu noktada itiraf etmeliyim ki bu uzun yolculuğum sırasında onların eline düştüğümde bana hiç zarar vermemekle birlikte, bana köylerinde sığınacak yer verdiler ve dönüşü olmayan yolculuğumda bana yardımcı oldular. Ama yine de, yapılarında hiç nezaket, medeni insanlarda bulunan yardımseverlik ya da insani güdülerin olmadığı fikrinden de uzaklaşmamalısınız. Şimdi onları takdir ediyorum ve iyi ki o zaman onlara saygı duymuşum, daha önce de söylediğim gibi, bir av canavarı; hatta kurnaz ya da yabanilerinkinden çok daha iyi bir zekâya sahip biri olarak ben onların insafına kalmıştım. Yalnızca en kaba toplulukların bile tutturamadığı ahlâki değerlere göre, aynı aileden olanların ya da kabileye ait diğer üyelerin haklarına saygı duyuyorlardı. Öyle olmasaydı, hiç zarar görmeden, beyaz insanların nadir görüldükleri ya da hiç olmadıkları bir bölgede, aralarında barış olmayan ve yabancılara karşı hoşgörü beslemeyen bu kabileler arasında nasıl yaşayabilir ya da seyahat edebilirdim? Çünkü ben onları çok iyi biliyordum. Her zaman ulaşılabilir olan bu bilgi ve pratikle neredeyse sezgi haline gelen, yeni lehçeleri çabuk öğrenme yeteneğim olmasaydı, Maquiritari kabilesinden ayrıldıktan sonra çok kötü bir yolculuk geçirmiş olabilirdim. Durum böyle olmasaydı, en fazla iki ya da üç kez kıl payı kurtulabilirdim.
Konuyu dağıtmamak gerekirse, en sonunda, çok da yüksek olmayan tepeler dışında hiçbir şeyin bulunmadığı, ünlü Parahuari dağlarına hayretler içinde bakakalmıştım. Bu manzara, beni hiç etkilememişti. Aslına bakılırsa, Parahuari manzara olarak hiç etkileyici bir özelliğe sahip değildi ama bu görüntüsü sanki altın bakımından zengin olduğunu kanıtlar gibiydi. Yoksa Cunucumana gibi çok uzak bölgelerde yaşayan insanlar arasında hazinelerinin ünü ve adı nasıl duyulsun?
Ama altın yoktu. Yaklaşık kırk kilometre uzunluğunda olan bu yeri aradım, köyleri ziyaret ettim. Orada yaşayan yerlilerle konuştum ve onları altın konusunda sorguladım. Hiçbirinin boynunda ne altından ya da altına benzer başka bir şeyden yapılmış kolye vardı ne de Parahuari’de ya da başka bir yerde böyle bir şeyin varlığını duymuşlardı.
Her ne kadar, artık ümidim kalmasa da arayışımı sürdürdüğüm en son köy, bölgenin batı ucundan yaklaşık beş kilometre uzaklıkta; ormanların, geniş çayırların ve süratli akan çayların ortasındaydı. Köy, tam olarak, bu çaylardan bir tanesi olan Curicay’ın yakınında, bodur ve seyrek ağaçların arasındaydı. Burada, sayıları on sekizi bulan insanların, avlanmadıkları zamanlarda toplanıp vakitlerinin çoğunu geçirdikleri büyük bir yapı ve ona bitişik iki küçük yapı daha vardı. Yaklaşık elli yaşlarındaki liderleri, Runi, sessiz, iyi görünümlü, başka bir deyişle ağırbaşlı bir vahşiydi. Fakat Runi, beyaz bir adamın davetsizce aralarına katılmasından çok memnun değildi ve asık suratlı bir mizaca bürünmüştü. Bir süreliğine onu yatıştırmak için hiçbir girişimde bulunmadım. Böyle davranmamdaki amaç neydi? Uzun süredir taktığım ve çok güzel bir etki yaratan yumuşak maskem bile beni rahatsız ediyordu artık. Maskemi çıkarıp kendim olacaktım; tıpkı barbar ev sahibim gibi sessiz ve asık suratlı. Eğer aklından kötü niyetli bir şeyler geçiyorsa, bırakalım olsun ve elinden geleni ardına koymasın diye düşündüm. Çünkü başarısızlık insanın yüzüne bir kere yansıdı mı, yüzünde öyle karanlık ve itici bir bakış oluşur ki hiçbir şey onu daha mutsuz ya da kaygılı hale getiremez. Haftalarca, hevesli ve heyecanlı gözlerle, her köyde, her kaya gediğinde ve her gürültülü dağ çayının içinde, bulmak için çok uzaklardan geldiğim parlak sarı tozu aradım. Tüm güzel hayallerim, elde edeceğim mutluluk ve güç, tıpkı öğlen vakti savanada görülen bir serap misali uçup gitmişti.
Çok yağmur yağdığı için, tüm gün içeride oturarak geçirdiğim umutsuz bir gündü. Oturduğum yerde uyukluyormuş gibi yaparak kasvetli düşüncelere dalıp gitmiştim ve yarı kapalı gözkapaklarımın arasından, tıpkı gölgeleri ya da rüyada gördüğüm kişileri izlercesine oturup kalkanları izledim. Hiçbiri umurumda değildi ve birazdan bana teklif edecekleri yiyecek uğruna bile onlara karşı arkadaş canlısı görünmeye hiç de niyetim yoktu.
Akşama doğru yağmur durunca kalkıp yakınlarda bulunan bir çay kenarında taşın üzerine oturup sandaletlerimi çıkardım ve akan soğuk suda, morarmış ayaklarımı yıkadım. Yağmurdan sonra görülen berrak maviyle birlikte, gökyüzünün batı yakası yine maviye bürünmüştü. Yapraklar su damlalarıyla ışıldıyordu ve ağaç gövdeleri de yeşil yaprakların altında neredeyse siyah görünüyordu. Bu manzaranın olağanüstü güzelliği kalbime dokundu ve içimi ferahlattı. Güneşin tüm çıplaklığıyla yansıdığı, uzaklardaki Parahuari’nin doğu tepeleri, bu tarafa doğru su taşıyan gri yağmur bulutlarına karşı tuhaf bir zaferle belli belirsiz görünüyordu. Onların büründüğü yeni gizemli güzellik, aynı tepelerin ne kadar bıkkınlık verdiğini, beni incittiğini ve benimle alay ettiğini neredeyse unutturdu bana. Bu tarafta, hem kuzeye hem de güneye doğru uzanan ormanlar vardı ama batıya doğru bakıldığında farklı bir manzara göze çarpıyordu. Nehrin ve kenarında şerit gibi uzanan otların ötesinde, kıyılarında dağınık bir şekilde bodur ağaçlarla uzun, alçak, kayalıklı tepeye doğru uzanan kahverengi savanalar sıralanmıştı. Az ileride, daha çok dağ biçiminde, zirvesinde ormanları olan, tek başına duran büyük bir tepe vardı. Bu, bölgenin en önemli noktası olan Ytaioa dağıydı. Güneş, bu dağın arkasından battığında, savanaların ötesinde, gökyüzünün batı yakası, güzel bir gül kırmızısına dönüşmüştü. Bu görüntü, uzaklardan esen bir rüzgârla gelen gül renginde bir dumana benziyordu ve arkasında, mavi ve ruhani olan uzak gökyüzünün arasında boşlukta sallanan ince, parlak bir tül bırakmış gibiydi. Bir tür Venezüela kuşundan oluşan sürüler, ardı ardına, konaklayacakları yere ulaşmak için başımın üzerinden geçiyordu ve uçarlarken açık bir şekilde, zile benzer bir sesle cıvıldıyorlardı. Bu melodik ses tonlarında da, tıpkı kendi taze, ilahi sularını dünyevi sularla birleştirmek için düşen yağmur damlaları gibi yüreğime düşen ruhani bir şeyler vardı.
Hiç şüphesiz, üzerimden geçen kuşlardan, ufuktan, kararan tepelerden, gülden ve sonsuz cennet mavisinden, gözün alabildiği her yerden damlayan kızıl çarktan, yüreğimin çamurlu dağ gölüne, birtakım kutsal damlalar düşmüştü. Kendimi arınmış hissedince doğanın gizli maneviyatıyla masumiyetine dair bir algı ve tuhaf bir his belirdi içimde. Hepimizin gideceği, belki de sonsuz uzaklıkta bulunan bir yerin ve kutsal yağmurun bizi yıkayıp tüm leke ve kusurlarımızdan arındırdığı bir zamanın önsezisini duymuştum içimde. O anda duyduğum bu beklenmedik huzur, tüm olasılık dahilinde bulmayı umduğum sarı metalden son derece daha değerli geldi bana. Tek dileğim, bunun gibi sıradışı şeyler hissettiğim, kutsal gerçekleri anladığım bu uzak, güzel ve huzurlu yerde kısa bir süre için dinlenmekti.
Bu, benim Guyana’daki ikinci dönemimin sonuydu. Birinci dönem, ülkemde, belki de Avrupa’da bana ün kazandıracak olan bir kitabın hayaliyle doluydu. Francisco Pizarro zamanlarından beri eski altın hayaliyle birçok kişiyi buraya çeken, sonsuz zenginliği bulmak amacıyla Queneveta dağlarından ayrılmamla da ikinci dönem başladı. Ama kalmak gerekirse, içeride çatık kaşlarla sessiz oturan Runi’nin gönlünü almalıydım ve kendisine her ne kadar yalakalık yapılsa da, sözlerle kazanılabilecek birine benzemiyordu. Elimde kalan son değerli eşyam olan gümüş kaplı çakmak kutusundan ayrılma zamanımın geldiği belliydi.
Eve geri döndüm, içeri girip ateşin yanındaki kütüğe, tam da asık suratlı ev sahibimin karşısına oturdum. Sigara içiyordu ve sanki oradan ayrıldığımdan beri hiç yerinden kımıldamamış gibiydi. Kendime bir sigara sarıp küçük gümüş zincir yardımıyla üzerine iliştirilen taş ve çelikli çakmak kutumu çıkardım. Meraklı bir şekilde ne yaptığımı izleyen gözleri biraz parladı ve ayaklarımın dibindeki ışıldayan kömürleri işaret etti konuşmadan. Kafamı sallayıp parlak kıvılcımlar saçan çakmağımı ateşleyerek sigaramı yaktım.
Sonra, kutuyu cebime geri koymak yerine, kutunun zincirini paltomun düğme deliklerinden geçirerek bir süs gibi göğsümden sallanmasını sağladım. Sigara bittiğinde, geleneksel bir tavırla boğazımı temizleyip gözlerimi, söyleyeceklerimi dinlemeye hazır olduğunu gösteren bir tavır sergileyen Runi’ye diktim.
Konuşmam uzundu, derin bir sessizlik içinde en az yarım saat sürdü. Konu genel olarak Guyana’da geçirdiğim zamanla ilgiliydi ve ziyaret ettiğim yerlerin, kabilelerin ve orada temasa geçtiğim kabile şeflerinin isim listesini veriyor gibiydim. Sürekli konuşuyordum ve böylece hâlâ benim için çok yeni olan bir lehçeyi yeterince iyi bilmediğimi gizleyebiliyordum. Guyana vahşileri, bir kişiyi ellerindeki güçlerle yargılarlar. Bronz bir heykel gibi hareketsiz bir şekilde bir ya da iki saat boyunca bir kuşu izleyerek durmak, yarım gün boyunca hareketsiz yatmak ya da oturmak, nadiren kendi kendine çekilen acıya göz kırpmadan katlanabilmek ve bereketli bir nehir kıyısında içinizi dökmek için sarfedilen bir kelimede bile tereddüt etmeyip nefes almaksızın konuşmak; tüm bunların hepsi bir erkek olduğunuzu kanıtlamak, başkalarıyla eşit ve saygı duyulan birisi olabilmek; hatta arkadaş olarak kabul görülebilmeniz için. Ona gerçekten söylemek istediğim şeyi, neredeyse anlamsız olan konuşmamın sonuç bölümündeki birkaç cümleye sığdırmıştım. Her yerde yerlilerin arkadaşı olduğumu, tıpkı diğer köy ve ailelerin reisleriyle yaşadığım gibi onunla birlikte Parahuari’de yaşamak için arkadaş olmak istediğimi ve tıpkı diğerleri gibi bir yabancı ya da beyaz adam olarak değil de bir arkadaş, bir kardeş, bir yerli olarak görülmek istediğimi söyledim.
Konuşmayı bıraktığımda odada hafif bir mırıldanma sesi vardı, sanki insanların uzun süredir içlerinde tuttukları nefes birdenbire dışarı çıkıvermişti. Fakat hâlâ hareketsiz duran Runi, alçak sesle homurdandı. Sonra ayağa kalktım ve paltomdan gümüş süsü çıkarıp ona takdim ettim. Runi, bu insanların düşündüğü gibi, bir yabancı olarak çok da samimi davranmadan hediyeyi kabul etti. Yine de, olumlu bir etki bıraktığıma emindim ve bu durumdan memnundum. Kısa bir süre sonra, Runi, kutuyu yanında oturan kişiye uzattı, o da inceledikten sonra üçüncü kişiye uzattı ve bu şekilde elden ele geçen kutu, tekrar Runi’ye döndü. Sonra Runi, casserie[1] adını verdikleri bir içki istedi. Evde, muhtemelen birkaç gün boyunca kadınların doldurmak için uğraştıkları ve zamanından önce tüketileceğini hiç düşünmedikleri bir içki deposu vardı. Bir sürahi dolusu getirildi ve Runi, kibar bir şekilde ilk bardaktan büyük bir yudum aldı, sonra ben içtim, benden sonra diğerleri. Kadınlar da içtiler; hatta bir kadın üç erkeğin içebileceği miktarda, bir bardak dolusu içti. Ama en çok Runi ve ben içtik çünkü orada bulunan iki lider konumundaydık. Çok sert olmayan bu likörün içerdiği az miktardaki alkolün etkisiyle diller çözülmüştü ve beyinlerimizi ele vermeye başlamıştı. Onlarınki gibi bir midem yoktu, ben onlar kadar sınırsız bir şekilde et ve içecek tüketemezdim ama bu önemli noktada ev sahibimin beni ayıplamasına neden olacak bir şey yapmamaya kararlıydım. Kıyaslamak gerekirse, büyük bir özenle gagasıyla altı damla su içen küçük bir kuşun tatmin olmasına benzer bir şeydi bu. Onunla boy ölçüşürdüm ve gerekirse bilincimi yitirene dek içerdim.
Sonunda ayaklarımın üzerinde zor duruyordum ama görmüş geçirmiş yaşlı vahşi bile etkilenmişti. Atalarımız, gerçek, şarapta saklıdır derler ve bu söz, şarabın değil de çok sert olmayan casserie adlı içkinin olduğu yerde gerçekleşmişti. Runi, bir zamanlar, bütün beyaz adamlara kötü dedirtecek kadar kötü bir beyaz adam tanıdığını söyledi. Ama artık durumun değiştiğini ve benim iyi biri olduğumu anlamıştı. Sarhoş oldukça samimiyeti artıyordu. Benim kutumun yerini doldurması amacıyla, bir armadillonun koni biçimli kuyruğundan yapılmış, ahşap bir tıpayla oyulmuş, ilginç, küçük bir çakmak kutusu verdi bana. Ayrıca, ottan yapılmış bir hamak da temin edip, oraya astırdı; böylelikle hamakta yatabilecektim. Benim için yapmayacağı şey yoktu. Çok daha fazla bardak; üçüncü, dördüncü sürahi de bittiğinde, yüreğinin karanlık ve tehlikeli sırlarını açığa vurmaya başladı. Guyana ormanlıklarında yaşamayan bir adam için gözyaşı döktü. Uzun yıllar önce, babası için, hâlâ hayatta olan Managa’nın babası Tripica tarafından katledilenler içindi bu gözyaşları. Onu ve tüm insanlarını Runi’den uzak tutmak gerekir. Daha önce Runi, bu insanların kanını dökmüştü, onların bedenleriyle tilki ve kurtları beslemişti. Runi, Parahuari’ye iki günlük bir mesafede bulunan beş tepeli Uritay’da, Managa insanlarıyla birlikte yaşamaya devam ettiği sürece huzur bulmayacaktı. Eski düşmanından bahsederken öfkeden kuduruyor, göğsünü yumrukluyor ve dişlerini gıcırdatıyordu. Son olarak da mızrağı eline alıp yere sapladı, çıkarıp yeniden ve yeniden saplamaya devam etti. Sanki Managa’yı ya da –kadın, erkek yahut çocuk– Managa’nın insanlarından herhangi birini gördüğünde nasıl davranacağını anlatır gibiydi. Sonra mızrağını parlatmak için kapıdan sendeleyerek çıktı ve kuzeybatıya bakarak, sık sık tehdit ettiği gibi gelip evini yakması, insanlarını öldürmesi için Managa’ya bağırdı.
“Onu getirin! Managa’yı getirin!” arkasından sendeleyerek çıkıp bağırdım. “Ben senin arkadaşınım, kardeşinim. Benim ne mızrağım ne de oklarım var, sadece bu var bu!” Ve orada tabancamı çıkarıp parlattım. “Managa nerede?” diye devam ettim. “Uritay tepeleri nerede?” Güneybatıdan kayan bir yıldızı işaret etti. “Sonra, bırakın bu kurşun, insanlarıyla ateşin yanı başında oturan Managa’yı vursun, onu yere düşürüp kanını akıtsın!” diye bağırdım. Onun işaret ettiği yöne doğru tabancayı boşalttım. Kadınlar ve çocuklar korkuyla çığlık attılar ama Runi, heyecan ve hayranlıkla yanımda durdu, dönüp beni kucakladı. Bu, çıplak bir erkek vahşinin bana ilk ve son sarılışıydı. Bu, her ne kadar aniden gelişen bir şey olsa da, onun terli vücuduna sarılmak hiç de hoş bir deneyim değildi.
Bu taşkınlığı, birkaç bardak casserie ile devam ettirdik ve sonunda daha fazla dayanamayarak, hamağıma gittim. Fakat hamağa binemeyecek kadar sarhoştum; kibarlıkla coşan Runi, yardımıma koştu ve ikimiz de düşüp yere yuvarlandık. En sonunda, diğerleri beni kaldırıp sallanan yatağıma attılar. Yatar yatmaz, derin, deliksiz bir uykuya daldım ve ertesi sabah gün doğana kadar uyanmadım.

Bir önceki yazımız olan Ölüm Meleği başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir