" Bekleyiş | Kitap oku

Bekleyiş

By on Ağustos 21, 2017

bekleyisAskeri doktor olan Lin Kong, yaşlı anne babasının ısrarıyla, iyi huylu ama basit bir kız olan Shuyu ile evlenir. Ancak karısıyla hiçbir şeyi paylaşamaz. Lin başka bir şehirdeki askeri bir hastaneye tayin olunca, evinden ayrılır ve ailesini yılda sadece on gün ziyaret edebilir. Genç adam işi ve kitaplarıyla doldurduğu hayatından şikayetçi değildir. Ancak hemşire Manna’ya aşık olunca karısından ayrılıp onunla evlenmek ister. Karısını boşanmaya razı etmek için köyüne gider, ama Shuyu yılda ancak on gün görebildiği kocasından vazgeçmek istemez. Lin ile Manna on sekiz yıl boyunca, komünist rejimin baskısı altına Shuyu’nun boşanmaya razı olmasını beklerler.Sonunda aşkın gücünün zamanın acımasızlığına karşı kazandığı zafere rağmen, hayat başka bir “Bekleyiş”e mi dönüşecektir?

***
Lin Kong, karısı Shuyu’dan boşanmak için her sene oose Köyü’ne gelirdi.
Bugüne dek Wujia Kasabası’ndaki mahkemede pek çok kez boy göstermişler, fakat yargıç boşanmayı kabul edip etmediğini sorduğunda, karısı hep son anda fikrini değiştirmişti. Yıllar yılları kovaladı, ama onlar Wujia Kasabası’na her gittiklerinde, ellerinde yirmi yıl önce nüfus idaresinden aldıkları evlenme cüzdanıyla geri döndüler.
O yaz Lin Kong, Muji’de doktorluk yaptığı askeri hastaneden, boşanmasının gerekliliği konusunda bir rapor alıp yine köyünün yolunu tuttu. Bir kez daha karısını mahkemeye götürüp, evliliklerine son verme planları yapıyordu. Yola çıkmadan önce hastanedeki sevgilisi Manna Wu’ya söz vermişti. Bu kez bir yolunu bulup önce Shuyu’yu boşanmaya ikna edecek, sonra da sözünde durmasını sağlamak için elinden geleni yapacaktı.
Subay olduğu için her sene on iki gün izni vardı. Eve yolculuk tam bir gün tutuyordu. Yolu üzerindeki iki şehirde tren ve otobüs değiştirmek zorundaydı. Köyde sadece on gün kalabilirdi, Çünkü son günü de dönüş
yolu için ayırmak zorundaydı. Yıllık izne çıkmadan önce, eve vardığında planını uygulamak için yeteri kadar zamanı olacağını düşünmüştü. Fakat neredeyse bir hafta geçtiği halde, henüz karısına boşanma konusunda tek bir söz edememişti. Ne zaman dilinin ucuna konuyla ilgili bir şey gelse, kendini tutmuş ve konuşmayı daha sonraya ertelemişti.
Kerpiçten evleri yirmi sene önce nasılsa hâlâ aynıydı. Kiremit döşeli çatının örttüğü dört büyük oda ve çerçeveleri maviye boyanmış, güneye bakan, kare şeklinde üç pencere. Lin avludaki odun yığınlarının üzerine koyup kurutmaya çalıştığı düzinelerce kitabı ters yüz etti. “Kesin olan bir şey varsa, o da Shuyu’nun kitapların değerini bilmediği,” diye düşündü.
“Belki de onları yeğenlerime vermeliyim. Bu kitaplar artık benim işime yaramıyor.”
Yanı başında, tavuklarla kazlar salına salına dolaşıyorlardı. Birkaç minik civciv, küçük sebze bahçesini çeviren çitin aralıklarından içeri dalıp çıkıyordu. Bahçedeki sırık fasulyeleri, çitlere sardırılmış hıyarlar, öküz boynuzu gibi kıvrılmış patlıcanlar ve kütür kütür marullar, dolaşmak için bırakılan alanı bile kaplamıştı. Karısı kümes hayvanlarının yanı sıra, iki domuz ve sütü için bir de keçi besliyordu. Sebze bahçesinin bitişiğindeki ağıldan dişi domuzun böğürtüsü yükseliyordu. Ağıl duvarının karşısında bir gübre yığını, ailelerine ait tarlaya götürülmeyi bekliyordu. Orada bir çukura doldurulacak ve tarlada kullanılmadan önce iki ay boyunca sıcağın altında bekletilecekti. Fermantasyona bırakılmış tahılın yaydığı kötü koku, domuzların yiyeceklerinden çıkan kokuya karışmıştı. Lin’in bu evde hoşlanmadığı tek şey bu ekşi kokuydu. Shuyu’nun yemek pişirdiği mutfaktan ateşi canlandırmak için kullandığı körüğün sesi geldi. Güneyde birbirinin içine geçmiş bir karaağaç ve huş ağacı, komşularının yarı saz, yarı kiremitle örtülmüş çatılarını gölgeliyordu. Arada sırada çevredeki evlerin birinden bir köpek havlaması duyuluyordu.
Lin bütün kitapları ters yüz ettikten sonra, üzeri dikenli iğde dallarıyla kaplı, bir metre yüksekliğindeki duvardan atlayıp dışarı çıktı. Elinde lisedeyken kullandığı, kenarları kıvrılmış Rusça bir sözlük tutuyordu.
Yapacak başka işi olmadığından bir kayanın üzerine yerleşip sözlüğün yapraklarını karıştırmaya başladı. Bazı Rusça sözcükler hâlâ aklındaydı.
Bunlardan bazılarını bir araya getirerek küçük ‘ cümleler oluşturmayı bile denedi. Fakat ismin halleriyle ilgili dilbilgisi kurallarını tam olarak hatırlayamayınca kitabı kucağına bıraktı. Kafasını kaldırıp, ilerideki patates tarlasında çapa yapan köylüleri seyretti. Tarla o kadar büyüktü ki, mola verecekleri zamanı belirleyebilmek için ortasına kırmızı bir bayrak dikmişlerdi. İşaretledikleri yere geldiklerinde bir süre dinlenebileceklerdi.
Gördükleri Lin’i büyülüyor da olsa tarla işlerinden pek anlamazdı.
Wujia’daki liseye devam edebilmek için henüz on altı yaşındayken köyü terk etmişti.
Yolun aşağısında, hareket ettikçe bir sağa bir sola sallanan darı balyaları yüklü bir öküz arabası belirdi. Önde, arka ayağı hafifçe aksayan, henüz buzağı denebilecek kadar genç bir hayvan vardı. Lin, kızı Hua ile bir başka kızın yükün üzerinde oturduklarım gördü. İkisi de yumuşacık balyaların arasına gömülmüş, şarkı söylüyor, gülüşüyorlardı. Mavi kasketli sürücü dişlerinin arasına piposunu sıkıştırmış, kısa kamçısıyla öküzlerin koşumlarını birbirine bağlayan demire vuruyordu. Demir çerçeveli tekerlek, yamru yumru yolda kulak tırmalayıcı, ritmik bir gıcırtı çıkarıyordu.
Öküz arabası ön kapıya gelince, Hua tıka basa dolu bir çuvalı yere fırlatıp aşağı atladı. “Teşekkürler Yang Amca,” diye seslendi sürücüye. Balyaların üzerinde oturan tombul kıza el salladı ve “Akşama görüşürüz,” diye bağırdı. Sonra pantolonuyla bluzundaki saman çöplerini silkeledi.
Hem yaşlı adam, hem de kız hiç konuşmadan Lin’e gülümsediler. Lin sürücüyü hatırlar gibiydi, fakat kızın hangi aileye ait olduğunu bilemiyordu.
Onların kendisini, köylülerin birbirlerini selamladıkları gibi selamlamadıklarının farkındaydı. Adam “Günün nasıldı ahbap?” diye bağırmamıştı. Kız da, “Nasılsın amca?” dememişti. “Belki de askeri üniforma giydiğim için,” diye düşündü.
Oturduğu kayadan kalkarken kızına, “Çuvalda ne var?” diye sordu.
“Dut yaprakları.” “İpek böcekleri için mi?”
“Evet.” Hua onunla isteksizce konuşuyor gibiydi. Evlerinin arkasındaki kulübede ipek böceği yetiştiriyordu. Koca koca örgü sepetlerin üçü de böcek doluydu. “Ağır mı?” diye sordu.
“Hayır.” ,
“Yardım edeyim mi?” Lin, kızı içeri girmeden onunla biraz konuşabilmeyi umuyordu. “Hayır, kendim taşıyabilirim.”
Hua koca çuvalı omzuna yükledi. Yuvarlak gözleri bir an babasının yüzüne takıldı, sonra aldırışsız bir tavırla uzaklaştı. Lin kızının, soyulan derinin yer yer beyaz lekeler oluşturduğu, güneşte yanmış kollarını fark etti. Ne kadar da güçlü ve uzun boyluydu. Tam bir çiftçi kızıydı.
Kendisine bakışı onu rahatsız etmişti. Huysuzluğunun annesiyle boşanmaya çalışmasıyla ilgili olup olmadığından emin değildi. O konuyu bu sene hiç açmadığı için, sebebin bu olmadığını hissetti. Kızının ona bir yabancı gibi davranması onu mutsuz ediyordu. Küçük bir kızken babasına çok
bağlıydı ve ne zaman eve gelse beraber oynarlardı. Büyüdükçe daha içine kapanmış ve daha mesafeli olmuştu. Şimdiyse, bazen sıradan bir iki söz ediyor ve nadiren dudaklarında donuk bir gülümseme beliriyordu. “Benden nefret ediyor mu gerçekten?” diye düşündü. “Koca kız olmuş. Birkaç yıl sonra kendi ailesi olacak ve benim gibi bir ihtiyara ihtiyacı kalmayacak.”
Aslında, Lin yaşına göre genç görünüyordu. Kırklı yaşlarının sonuna gelmişti, ama hâlâ orta yaşlı biri gibi görünmüyordu. Üniforma giymesine rağmen, bir subaydan çok, resmi bir görevliye benziyordu. Solgun yüzü, düzgün burnunun üzerindeki siyah çerçeveli gözlükleriyle, pürüzsüz ve hoş
görünüyordu. Karısı Shuyu ise tam tersine, ufak tefek, yaşından çok daha büyük gösteren, çökmüş bir kadındı. İnce kol ve bacakları, giysisini hiçbir zaman dolduramadığından, ne giyse üzerinden sarkıyordu. Üstelik ayakları bağlıydı.* Bazen baldırına kadar uzanan siyah kumaşla sarılmış olurdu.
Siyah saçlarını ensesinde sımsıkı bir topuz yapardı, bu da onu olduğundan çok daha zayıf gösterirdi. İki küçük düğme gibi görünen koyu renk gözleri kötü bakışlı değildi, ama dudakları hep gergindi. Karı koca olarak hiçbir bakımdan uyuşmuyorlardı.
Lin, “Shuyu, boşanma hakkında konuşabilir miyiz?” diye sordu yemekten sonra. Hua, Harbin’deki ticaret okulu sınavlarına hazırlandığından, arkadaşlarıyla ders çalışmak için çıkmıştı.
“Olur,” dedi karısı sakin bir sesle. “Yarın şehre inebilir miyiz?” “Olur.”
“Her zaman ‘olur’ diyorsun, fakat sonra fikrini değiştiriyorsun. Bu kez sözünü tutabilecek misin?”
Ç.N.: *Eskiden Çin geleneklerine göre küçük kalsın diye, kadınların ayaklan bağlanırdı.
Shuyu cevap vermedi. Hiçbir zaman kavga etmezlerdi. Lin ne zaman bir şey söylese, karısı hep onaylardı. “Shuyu,” diye devam etti, “biliyorsun, orduda bir yuvaya ihtiyacım var. Orada tek başıma yaşamam çok zor.
Artık genç bir adam değilim.”
Kadın konuşmadan başını salladı. ;
“Bu kez yargıca evet der misin?”
“Olur.”
Odaya yine sessizlik çöktü. Lin elleriyle masanın üzerinde sessizce tempo tutarken, bir yandan da yöresel gazete ‘Milletin Sesi’ni okumaya devam etti.
Shuyu elinde makas ve bir parça Fransız tebeşiriyle, kızlarına siyah pazenden bir ceket kesiyordu. Kâğıt kaplı tavandan sarkan 25 watt’hk ampulün etrafında iki sarı pervane dönüyordu. Lamba kordonunun gölgesi, beyaz badanalı duvarda asılı azgın dalgalar arasında bir sazan balığının sırtına binmiş, üzerinde önlükten başka bir şey olmayan, tombul bebek resminin görüntüsüne olduğundan daha ciddi bir görünüm kazandırıyordu.
Üzeri hasır kaplı tuğla sedirin üzerinde iki yorgan ve koca ekmek somunları gibi görünen, iki kara yastık duruyordu. Köyün güneyindeki kurbağaların vıraklaması, ön pencereden içeri dalan ağustos böceklerinin sesine karışıyordu. Tugay komutanlığının kışlasından, komün üyelerini toplantıya çağıran çan sesi duyuldu.
Tam yirmi bir yıl önce 1962 senesinde Lin, Shenyang’daki askeri okulda tıp okuyordu. Bir gün babasından, annesinin çok hasta olduğunu, babası zamanının çoğunu komüne ait tarlalarda çalışarak geçirmek zorunda olduğu için, evlerinin bakıma ihtiyacı olduğunu bildiren bir mektup almıştı.
Babası onun bir an önce evlenmesini ve karısının annesiyle ilgilenmesini istiyordu. Lin evlatlık görevini yerine getirmek için ailesinin ona bir eş
bulmasını kabul etti.
Yaşlı bir çöpçatanla bir ay boyunca görüştükten sonra, kısa süre önce Lokou’dan gelip Goose Köyü’ne yerleşen Lius ailesinin büyük kızında karar kıldılar. Lin üniversiteyi bitirdikten sonra askeri doktor olacağından, Shuyu’nün ailesi kızlarını böyle bir kocaya vermekten mutlu oldular ve fazladan para ve hediye istemediler. Ailesi Lin’e, Shuyu’ nün siyah-beyaz, şipşakçıda çekilmiş bir fotoğrafını gönderdi. Lin de, onun iyi ve normal bir kız olduğunu düşünerek nişanlanmayı kabul etti.
Nişanlısıyla ancak kışın eve döndüğünde tanışabildi. Shuyu buruş buruş
suratı, kayış gibi sert elleriyle o kadar yaşlı görünüyordu ki, Lin dehşete düşmüştü. Nişanlısı en az — kırkında görünüyordu. Halbuki ona yirmi altı yaşında olduğunu söylemişlerdi. Doğru olsaydı ondan sadece bir yaş
büyük olacaktı. Üstelik ayakları da sadece on santim uzun-luğundaydı.
Artık Çin değişmişti. Ayakları bağlı genç bir kadını kim isterdi? Ailesine yalvarıp onları nişandan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat o kadar dediğim dedik insanlardı ki, onun aptalca davrandığını söylediler. Shuyu’nün uygun bir eş
olmadığını ispatlamadan nişandan nasıl vazgeçebilirlerdi? Böyle bir şey yaparlarsa bütün köy onlara cephe alırdı.
“Güzellik karın doyurur mu?” diye sordu babası asık suratla.
“Oğlum,” dedi annesi hasta yatağından, “güzel bir yüz birkaç sene içinde solar. Güzel huysa kalıcıdır. Shuyu senin için iyi bir yardımcı olacak.”
“Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu Lin.
“İnan bana, bunu hissedebiliyorum.”
“Bu kadar iyi kalpli bir kızı nerede bulursun?” diye sordu babası.
“Lütfen,” diye yalvardı annesi, “onunla evlenmeyi kabul ettiğini bilirsem rahatça ölebilirim.”
Böylece, Lin ailesine boyun eğmiş oldu. Shuyu’yu karısı olarak kabul etmişti, ama onu köyün dışındaki insanlara gösteremeyeceğini biliyordu. O
yüzden bir yıl içinde evlenmiş olmalarına ve üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen, karısının askeri hastaneye gelmesine hiç izin vermemişti. Üstelik tek çocukları olan kızlarının doğumundan sonra, on yedi yıl boyunca ayrı yaşamışlardı. Ne zaman eve gelse, kendi odasında uyumuştu. Karısını ne sevmiş, ne de nefret etmişti. Ona hep kuzenlerinden birine davrandığı gibi davranmıştı.
Annesiyle babası çoktan ölmüş, kızları ise ortaokuldan mezun olmuştu.
Artık bu ailenin ona ihtiyacı olmadığını ve kendi yoluna gidebileceğini hissediyordu.
O Sabah erkenden, karı-koca köyün yeni değirmeni için Wujia’ ya elektrikli motor almaya giden bir traktöre bindiler. Traktörün arkasında, tugayda ürün muhasebecisi olarak çalışan, Shuyu’nun kardeşi Bensheng de vardı. Boşanmaya gittiklerini duymuş ve kız kardeşini yalnız bırakmak istememişti. Bensheng mahkeme sırasında hiç konuşmasa da, her yaz onlarla birlikte mahkemeye gelirdi. Lin başından beri, Shuyu’nun fikrini son anda değiştirme nedeninin Bensheng olduğuna inanmıştı. İki adam, yine de birbirlerine hiçbir düşmanca tavır göstermeden, sırtlarını traktörün kenarına dayamış sessizce oturuyorlar, Lin’in Zafer sigaralarından içiyorlardı.
Wujia, Goose Köyü’nden on sekiz mil uzaktaydı. Yolun iki kenarındaki tarlaların çoğu biçilmiş, buğday ve darı balyaları binlerce küçük mezar gibi kümelenmişti. Tarlanın birindeki sıra sıra at arabasına komün üyeleri hazır balyaları yüklüyordu. Adamların ellerindeki tırmıkların metali güneşte pırıl pırıl parlıyordu. Traktör bir meranın yanından
geçti. On, on beş tane inek otluyor, birkaç tanesi de buzağılarını emziriyordu.
Kuzeyde, neredeyse bir göl kadar geniş Songhua Nehri uzanıyordu.
Nehrin üzerinde, arkasında siyah bir duman bırakarak doğuya doğru aheste aheste yol alan buharlı bir gemi vardı. Birkaç pelikan suyun karşı tarafına doğru uçarak, ufukta kayboldular.
Traktör sarsılarak, ağır ağır yol alıyordu. Gidecekleri otuz kilometrelik yolun henüz yarısına gelmişlerdi ki, Lin’in başına bir ağrı girdi. Daha önceki yıllarda hiç böyle olmazdı. “Yaşlandım,” dedi kendi kendine. “Bu dava sonsuza kadar bu şekilde devam edemez. Bu kez yargıcı ikna edip bu işten sıyrılmalıyım.”
Şehrin girişindeki tuğla taşıyan at arabaları yüzünden yol tıkandığı için, traktör adım adım ilerlemek zorunda kaldı. Bensheng ile ‘Uçan Ejderha’
lakaplı şoför gitgide sabırsızlanıyorlar ve ara sıra lanet okumaktan kendilerini alamıyorlardı. Şehir merkezine ancak yarım saat sonra ulaşabildiler. O gün pazar kurulduğu için ana caddedeki yaya kaldırımlarını satıcılar zaptetmişti. Kümes hayvanları, sebze, meyve, yumurta, canlı balık, domuz yavruları, giysi gibi, akla gelebilecek her şeyi bulmak mümkündü. Her yer örgü sepetler, tavuk kafesleri, yağ kavanozları, balık havuzlan ve kovalarla doluydu. Kel bir adam, sattığı pirinç düdüklerden birini üflüyor, çıkarttığı ses açık havada yayılıp insanın kulaklarını tırmalıyordu. Kavun tezgâhlarındaki birkaç genç kız, bir yandan kendi sardıkları sigaraları tüttürürken, bir yandan da müşterileri çekmek için bağırıyorlar ve kaz tüyünden yapılmış yelpazelerini sallayarak sinekleri kaçırmaya çalışıyorlardı.
Traktör ana caddenin sonunda, Yeni Çin Kitabevi’nin karşısındaki siyah tuğlalı mahkeme binasının önünde yolcularını indirdi. Sonra da tamircideki motoru almak üzere uzaklaştı. Bu ülkede boşanan çiftlere pek rastlanmazdı. Mahkemede, senede sadece bir düzine kadar boşanma davası görülür, bunların da yalnız iki veya üç tanesi boşanmayla sonuçlanırdı. Çoğu kez, mahkeme çiftlerin evlilik sorunlarını çözmelerine yardım etmeye çalışır ve onları yeniden bir araya getirirdi.
Yargıç elli yaşlarında, polis üniforması giymiş, tostoparlak bir adamdı. Lin ile Shuyu’yu bakar bakmaz tanıdı ve “Yine mi?” diye sordu. Sonra başını salladı ve kürsünün arkasındaki genç kadın polise öne gelmesini işaret ederek not tutmasını istedi.
— Herkes oturduktan sonra, Lin yargıcın yanına giderek, hastaneden aldığı raporu uzattı.
Formaliteler tamamlandıktan sonra, yargıç davasını mahkemeye sunmasını söyledi. Lin yerinden kalkmadan anlatmaya başladı. “Aramızda sevgi kalmadı. O yüzden boşanmak için birlikte başvuruda bulunduk.
Lütfen benim kalpsiz bir adam olduğumu düşünmeyin, Yoldaş Yargıç. Biz karımla on yedi seneden beri ayrı yaşıyoruz. Ona karşı her zaman iyi davrandım ve…”
“Dur bakalım, önce şu işi iyice anlayalım,” diye sözünü kesti yargıç.
“Boşanmak için birlikte başvuruda bulunduğunuzu söyledin. Fakat getirdiğin raporda sadece senin adın geçiyor. Karın da boşanmak için başvuruda bulundu mu?”
“Hayır, özür dilerim. Ben kendim başvuruda bulundum.” Yargıç bu tür davalara alışkındı. Lin’in Muji’de başka bir kadınla birlikte olduğunu biliyordu. O yüzden onu daha fazla sorgulamaya kalkışmadı. Shuyu’ya dönerek, kocasının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu.
Shuyu başım salladı. “Evet,” diyen sesini duymak neredeyse olanaksızdı.
“Siz ikiniz on yedi yıldan beri aynı yatakta uyumadınız mı?” diye sordu yargıç.
Shuyu kafasını salladı. “Evet mi, hayır mı?”
“Evet.”
“Boşanmayı kabul ediyor musun?”
Shuyu cevap vermedi. Gözlerini yer yer bozulmuş yer döşemesine dikmişti. Lin, “Haydi, evet de,” diye içi giderek ona bakıyordu.
Kadın, bir dakika, yada biraz daha uzun bir süre hiç sesini çıkarmadı. O
sırada yargıç, üzerinde boynunu öne doğru uzatmış, kükreyen bir kaplan resmi olan yelpazesini sallayarak, sabırla bekliyordu. Kaplanın ağzı kan dolu bir havuza benziyordu. “İyi düşün. Ani karar verme,” dedi Shuyu’ya.
O sırada Bensheng elini kaldırıp söz istedi. Yargıç onun konuşmasına izin verdi.
Bensheng ayağa kalktı. “Saygıdeğer Yargıç, kardeşim cahil bir ev kadınıdır ve duygularını nasıl ifade edebileceğini bilemiyor. Fakat ben onun nasıl hissettiğini biliyorum.” “O halde bize de anlat.”
“Lin Kong’un ona bu şekilde davranması hiç adil değil. Kardeşim yirmi yıldan fazla Kong ailesinin yanında yaşadı ve onlar için saçını süpürge etti.
Kocasının yaşlı annesine, ölene kadar o baktı. Daha sonra üç yıl boyunca da yatalak babasına baktı; hem de o kadar iyi baktı ki, adamın hiçbir yerinde yatmaktan dolayı tek yara açılmadı. Kayınpederi öldükten sonra da, kocası sağ olmasına rağmen, bir dul gibi, hem dışarıda hem içeride çalışarak kızlarını tek başına büyüttü. Bütün köylüler onun nasıl bir hayatı olduğunu gördüler ve ne zaman olsa bunu dile getirirler. Bütün bu yıllar boyunca, Lin Kong, Muji’de başka bir kadınla, bir metresle yaşadı. Bu hiç adil değil. İnsan birine, hele karısına, bir kere giydikten sonra çıkarıp atacağı bir palto gibi davranamaz.” Bensheng’in yüzü kıpkırmızı olmuştu; burnundan soluyarak yerine oturdu. Neredeyse ağlayacak gibi görünüyordu.
Lin bu sözler karşısında kendini yerin dibine geçmiş gibi hissetti. Karısının gözyaşlarına boğulduğunu görünce hiçbir şey söylemedi. Sessizce oturdu.
Yargıç bir el hareketiyle kaplan desenli yelpazesini kapatıp öbür elinin avucuna vurdu. Sonra yumruğunu masaya indirdi; uçuşan birkaç toz zerreciği, içeriye yansıyan güneş ışığında sanki havada asılı kalmış gibi görünüyordu.
Parmağını Lin’in yüzüne doğrulttu. “Yurttaş Lin Kong, sen bir devrim subayısın ve bizim gibi sivillere örnek olmalısın. Nasıl örnek olmak bu?
Ailesini hiçe sayan, yeniyi seven, eskiden nefret eden, dönek, sözüne, işine güvenilmez bir adam. Karın ailene ırgat gibi hizmet etmiş. Bunca yıl sonra, nasılsa işin görüldü diye, onu başından atmak istiyorsun. Bu hem ahlaksızca, hem şerefsizce ve kesinlikle kabul edilemeyecek bir davranış.
Söyle bana, senin hiç vicdanın yok mu? Yeşil üniformanı ve şapkanın üzerindeki kırmızı yıldızı hak ediyor musun?”
“Ben… ben ailemle ilgilenmeye çalıştım. Ona her ay kırk yuan gönderdim.
Bana ailemle… ”
“Bu mahkeme isteğinizi geri çeviriyor. Dava düşmüştür.”
Lin daha fazla itiraz edemeden, kısa boylu yargıç kalkıp iri adımlarla yan taraftaki tuvalete yöneldi. Adım attıkça yer döşemesi gıcırdıyor, tombul kalçaları bir sağa bir sola sallanıyordu. Şapkası hâlâ masasının üzerindeydi. Kadın polis yargıcın arkasından baktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Öğle olmuştu. Dışarıda yakıcı bir güneş vardı. İnsanların çoğu pazarı terk ettiği için, sokak şimdi daha tenhaydı. Uzaktan hafifçe, atların koşum takımlarına takılan zillerin sesi duyuluyordu. Okullu bir grup kız yaya kaldırımında bir dizi lastik bandın çevresinde atlayıp dans ederken, bir yandan da bir tekerleme söylüyordu. Sıcaktan bembeyaz görünen parke döşeli sokağın şurasında burasında yağmur suyu birikintileri vardı. Lin, genç bir kadının kurdele sattığını görünce durdu. Hua’ya bir çift kurdele almak istemişti, fakat kızının hangi rengi sevdiğinden emin değildi. Shuyu
“Pembe,” dedi. Lin iki ipek kurdele için yarım yuan ödedi.
Hep birlikte, sokağın köşesindeki daha çok tahıl yemekleri satan, Sunrise House isimli küçük lokantaya gittiler. Pencere kenarında bir masaya oturdular. Meşe ağacından yapılmış masanın üzeri yağlıydı. Ortada birkaç tane, grileşmiş yuvarlak yanık izi vardı. Bir uğur böceği, yemek yedikleri çubukların konduğu kavanozun kenarında tembel tembel yürüyordu. Bir süre sonra kanatlarını hızlı hızlı birbirine sürterek, pervane kanadı gibi döndürmeye başladı. Bir garson yanlarına geldi, sanki onları daha önceden tanıyormuşçasına sevecenlikle selamladı. “Bugün öğle yemeği olarak ne yemek istersiniz? Eriştemiz, pırasalı gözlememiz, kuşbaşı etli böreklerimiz, şekerli çöreklerimiz ve kızarmış hamur çubuklarımız var.”
Lin bir tabak söğüş domuz ciğeri, anasonlu et suyunda pişmiş yürek ve dört tabak erişte sipariş etti. Eriştelerin iki tabağı kayınbiraderi içindi.
Shuyu ile kendisine birer tabak yeterdi.
Sonunda yemekler geldi. Dumanı tüten eriştelerin üzerine, nişasta, didiklenmiş domuz eti, fasulye, arpacık soğanı, kişniş ve yumurtayla yapılan bir sos konmuştu.Shuyu çubukla eriştesini almaya çalışırken, sol koluna bir damla sos döktü. Elini yalayarak sosu temizledi.
Çarçabuk yemeklerini bitirdiler. Lin konuşmak istemiyordu, kalbi sanki uyuşmuş gibiydi. Mahkemeden çıktıklarında kayınbiraderinden nefret etmek istemiş, ama içinde herhangi bir güçlü duygu hissedememişti.
Bensheng bir tabak erişteyi midesine indirdikten sonra sessizliği bozdu. “Enişte, mahkemede söylediklerimi ciddiye alma. Shuyu benim kardeşim, bunu yapmak zorundaydım.” Bir parça domuz yüreğini çiğnerken kısık gözleri pırıl pırıl parlıyordu.
“Anlıyorum,” dedi Lin.
“Yani bana bozulmadın, öyle mi?”
“Hayır.”
“Hâlâ aile miyiz?”
“Evet.”
Shuyu gülümseyerek iştahla eriştesini emdi. Lin başını sallarken içini çekti.
Traktör şoförü, Uçan Ejderha, onları postaneden önceki dört yol ağzında beklemeye söz vermişti. Fakat yemeklerini bitirip oraya vardıklarında traktörden eser yoktu. Görünüşe göre, adam onları bırakıp evinin yolunu tutmuştu. Bu da Yeşil Han’ın önündeki otobüs durağına kadar bir mil yürüyecekler, demekti. Bensheng yol boyunca hiç durmadan Uçan Ejderha’ya lanet okudu.
Manna Wu yıllardır Lin Kong’a âşıktı ve evlenebilmek için onun karısından boşanabilmesini bekliyordu. Yazlar yazları kovalamış; Lin hep boşanabilmek için evine gitmiş, fakat her seferinde başarısız olmuştu.
Manna bu sene de bir değişiklik olmasını beklemiyordu. 1958′de Vekil Wang tarafından konulan askeri hastane kuralına göre, bir subay ancak on sekiz senelik bir ayrılıktan sonra karısının rızasına gereksinim duymadan boşanabilirdi. Bir sonraki yaz Vekil sarılıktan ölmüş, ama bu kural hastanede yirmi beş yıl boyunca katı bir şekilde uygulanmıştı.
1983 yılında, Lin ile karısı ayrılıklarının on yedinci senesini dolduracaklardı, böylece Shuyu’nün rızası olsun olmasın bir sonraki yıl boşanabileceklerdi. O yüzden Manna, Lin’in bu kez fazla çaba göstereceğini sanmıyordu. Onun aklından geçenleri biliyordu; her zaman kolay yolu seçerdi. Lin, köyden döndükten sonra Manna’nın kaldığı binaya gitti ve davanın düştüğünü anlattı. Manna heyecansız bir sesle cevap verdi, “Daha sen gitmeden önce, bunun işe yaramayacağını biliyordum.”
Lin ellerini dizine koydu. “Bu kadar üzülme. Gerçekten elimden geleni yaptım,” dedi. “Ben üzgün değilim.”
“Haydi, yapma böyle. Seneye istese de istemese de boşanacağız nasılsa.
Bir sene daha bekleyelim, tamam mı?”
“Bir sene daha mı?” Manna’nın sesi iyice tizleşmişti. “Sen kaç sene yaşayacağını biliyor musun?”
Lin bir süre sessiz kaldı. Çenesini avucuna dayadı. “Sonuç olarak bunca yıldır bekliyoruz. Sadece bir yıl kaldı.”
Manna yüzünü kaldırıp ona baktı. “Bak bana Lin. Ben yaşlanmıyor muyum?”
“Hayır sevgilim. Sen yaşlı değilsin. Huysuzluk etme.” Henüz kırklı yaşlarının başında olduğuna göre, yaşlı olmadığı doğruydu. Yüzünde birkaç kırışık vardı, fakat gözleri birbirinden biraz ayrık da olsa hâlâ parlak ve canlıydı. Kırlaşmış birkaç tel saça rağmen, uzun, zarif, mükemmel bir görünüşü vardı. Arkadan bakıldığında rahatlıkla otuzlarında olduğu söylenebilirdi.
Kapı açıldı ve oda arkadaşı Hemşire Hsu, “Güneş Adası’nda” isimli popüler bir şarkıyı mırıldanarak içeri girdi. Genç kız, Lin’in, Manna’nın yatağının karşısındaki kendi yatağının kenarında oturduğunu görünce şaşırdı ve üzgün bir ifadeyle karşısındaki çifte baktı. “Rahatsız ettim, kusura bakmayın.”
“Sizin yerinizi zaptettiğim için ben özür dilerim,” dedi Lin.
“Önemli değil.” Hemşire Hsu yatağının başucundaki dolaptan koca bir domates alıp, şarkısını söylemeye devam ederek çabucak dışarı çıktı.
Lin hemen kalkıp kapıyı kapattı. İkisi de konuşmaktan kaçındıkları için aralarındaki sessizlik devam ediyordu.
Lin köşede duran, demir bir ayağın üzerine yerleştirilmiş sarı emaye tasta ellerini yıkamaya başladı. Suratına birkaç avuç su çarptıktan sonra, Manna’ya döndü. “Şimdi işe gitmem gerekiyor. Seninle akşama görüşürüz, tamam mı?” Beyaz bir havluyla yüzünü kuruladı. Manna konuşmadan başını salladı. Her ikisi de hastanede çalışıyorlardı. Lin doktor, Manna ise başhemşireydi. Sevgili olmalarına rağmen birlikte yaşamaları imkânsızdı; ancak yemekhanede aynı masada yemek yiyebilir veya binaların arasında dolaşabilirlerdi. Hastane kuralları bir erkekle bir kadının, eğer nişanlı veya evli değillerse, kampusun dışında birlikte yürümelerini yasaklıyordu. Bu kural, 1964′te bir hemşire, asistan doktor olan erkek arkadaşından hamile kaldığından beri, tam on dokuz yıldır titizlikle uygulanıyordu. Hamilelik anlaşılınca, âşıklar hastanenin doğusundaki huş ağaçlarının doldurduğu koruda pek çok kez buluştuklarını itiraf etmişlerdi. Her ikisi de ordudan atılmıştı. Adam doğduğu kasaba olan, Jilin’de köy doktorluğu yapmaya başlamış, kadın da bir konserve fabrikasında deniz ürünlerini ambalajlama işinde çalıştırılmak üzere Yingkou’ya gönderilmişti. Daha sonra da hastanedeki Parti Komitesi şu kuralı geliştirmişti: Ayrı cinsiyette iki meslektaş, evli veya nişanlı olmadıkça, kampus dışında birlikte olamazdı.
O sıralar bu kural pek çok hemşirenin hayatını mahvetmişti. Hastanedeki bekâr erkek subaylar, cezalandırılma
korkusuyla gözlerini şehirdeki ve civar köylerdeki genç kadınlara dikmişlerdi. Hemşirelerin çoğu, her şeye rağmen on dokuz yıldan beri titizlikle uyulan bu kurala çok içerlemişlerdi. Lin evli bir adam olduğuna göre, Manna nişanlısı olamazdı. Hastane dışında birlikte yürümelerine izin yoktu. Senelerce yaşadıkları kısıtlamalar yüzünden bu kurala artık alışmışlardı.
Lin Kong askeri tıp fakültesinden 1963 yılının sonunda mezun olmuş ve doktor olarak çalışmak üzere Muji’ye gelmişti. O zaman hastane bünyesinde, Mançurya ve İç Mongolya’daki ordu için hemşire yetiştiren, on altı aylık bir kurs vardı. Manna Wu 1964 sonbaharında kaydını yaptırdığında, Lin okulda anatomi dersi veriyordu. Manna o sıralarda hastane takımında voleybol oynayan enerjik bir kızdı. Ortaokul veya liseden henüz mezun olmuş sınıf arkadaşlarının tersine, üç yıl sahildeki bir telefon şirketinde santral memuresi olarak çalışmıştı ve onların pek çoğundan yaşça daha büyüktü. Hemşirelik okulundaki öğrencilerin yüzde doksan beşi kız olduğundan, Muji’deki askeri birliklerde çalışan pek çok genç subay, hafta sonunda sık sık hastaneye gelirdi.
Subayların çoğu öğrenciler arasında bir kız arkadaş yada nişanlı bulmak isterlerdi. Oysa bu genç kızlar hâlâ askerdi ve erkek arkadaş edinmelerine izin yoktu. Aslında, kız öğrencilere duyulan ilginin gizli bir sebebi vardı.
Pek çoğu itiraf etmese de, hepsi onların ‘iyi kızlar’ olduğuna yürekten inanıyordu. Yani bu kızlar bakireydi; kaydolmak isteyenlerin hepsi fiziksel bir muayeneden geçirildiği ve kızlık zarı yırtılmış olanlar reddedildiği için, başka türlü orduya katılmaları olanaksızdı.
Yazın bir pazar günü, Manna yatakhanenin çamaşırhanesinde tek başına giysilerini yıkıyordu. İçeriye zayıf, orta boylu, yüzü çilli, şapkasız bir teğmen girdi. Yakasını açmış, ceketinin üst düğmelerini çözmüştü. Çıkıntılı Adem elması göze batacak kadar ortaya çıkmıştı. Manna’nın yanına geldi ve ayağını kaldırıp uzun, seramik küvetin kenarına dayadı. Musluktan akan su, siyah, plastik sandaletlerine çarptıkça gümüş bir yelpaze gibi etrafa sıçrıyordu. Sol ayağını bitirdikten sonra sağ ayağını da aynı şekilde suya tuttu. Manna’nın alaylı bakışlarına aldırmadan, ayaklarını yıkamaya devam etti. Nefesi leş gibi alkol kokuyordu.
Manna onun kendisine doğru dönüp sırıtmasına, gülümseyerek karşılık verdi. Yavaş yavaş kendilerini bir sohbetin içinde buldular. Genç adam Manna’ya, Muji’deki ordu karargâhının telsiz istasyonlarından birinde şef olarak görev yaptığını ve Peng Hoca’mn arkadaşı olduğunu söyledi.
Konuşurken biraz elleri titriyordu. Kıza nereden geldiğini sordu. Manna, kendisine ait bir evi bulunmadığı ve yetim olduğu gerçeğini kendisine saklayarak, Shandong’dan geldiğini ve ailesini kendisi üç yaşındayken Tibet’te bir trafik kazasında kaybettiğini anlattı.
“Adın ne?”
“Manna Wu.”
“Benim adım da Mai Dong. Şanghay’lıyim.”
Bir an sessizlik oldu. Manna yanaklarının hafifçe yandığını hissederek, çamaşırlarına döndü. Ancak genç adam konuşmaya devam etmek için istekli görünüyordu.
“Seninle tanıştığıma memnun oldum Yoldaş Manna Wu,” dedi, elini uzatarak.
Manna avcundaki sabun köpüklerini göstererek. “Özür dilerim,” dedi büyüleyici bir gülümsemeyle.
Mai Dong ıslak ellerini giysisine kurularken, “Sözü açılmışken, Muji’den hoşlanıyor musun?” diye sordu.
“Fena değil.”
“Gerçekten mi? İklimden de memnun musun?” “Evet.”
“Kışları biraz fazla soğuk değil mi?” Cevap beklemeden devam etti. “Tabii yazın güzel, fakat… ”
“Neden ayaklarını o kadar çok yıkadın?” diye sordu Manna kıkırdayarak.
“Öyle mi yaptım?” Genç adam ayaklarına bakıyor, şaşırmış görünüyordu.
“Güzel sandaletler.”
Genç adam, “Şanghay’dan kuzenim gönderdi,” dedi sırıtarak. “Bu arada, kaç yaşındasın?”
Mai Dong’un sorduğu soru, Manna’yı şaşırtmıştı. Bir an onun yüzüne baktı, sonra kızaran yüzünü saklamak için arkasını döndü.
Mai Dong’un yüzünde doğal denilebilecek bir gülümseme vardı. “Demek istediğim, erkek arkadaşın var mı?”
Manna daha da şaşırdı. Nasıl cevap vereceğine karar vermeye çalışırken, kız öğrencilerden biri elindeki kovayı doldurmak için içeriye girdi. Böylece konuşmalarına son vermek zorunda kaldılar.
Bir hafta sonra Mai Dong’dan bir mektup aldı. Onu çamaşırhanede rahatsız ettiği ve bir subaya yakışmayacak şekilde dağınık göründüğü için tekrar tekrar özür diliyordu. O kadar çok saçma soru sorduğu için, Manna’nın onun salak
olduğunu düşünmesinden çekiniyordu. Fakat o gün kendinde olmadığını söylüyor, affedilmesini rica ediyordu. Manna da ona bir mektup yazarak, hiç alınmadığını, aksine çok eğlendiğini söyledi. Açık sözlülüğünden ve doğal tavırlarından çok hoşlanmıştı.
Her ikisi de yirmili yaşlarının ortasındaydı ve daha önce başka ilişki yaşamamışlardı. Kısa bir süre sonra, birbirlerine haftada birkaç mektup gönderiyorlardı. İki ay içinde de, hafta sonları buluşup sinemaya, tiyatroya, nehir kenarına ve parklara gitmeye başladılar. Mai, nüfusu yaklaşık çeyrek milyon olan Muji’den nefret ediyordu. Sibirya’dan tipi bulutlarıyla gelen kuzey rüzgârlarından ve sert geçen kış mevsiminden çekiniyordu. Hava soğuduğunda, gökyüzünü kaplayan kirli hava kronik faranjitini azdırıyordu. Telgraf göndermeyi ve gelen telgrafları yazıya çevirmeyi gerektiren işi, gözündeki bozukluğu iki katına çıkarmıştı. Çok mutsuzdu ve her şeyden şikâyetçiydi.
Manna, onu tatlı sözlerle sakinleştirmeye çalışıyordu. Mai’nin zayıf, hassas bir yaradılışı vardı. Genç kız bazen, onun bir anne yada abla gereksinimi duyan küçük bir çocuk olduğunu düşünüyordu.
Sonbaharda, bir cumartesi öğleden sonra, Victory Park’da buluştular. Göl kenarında, bir salkım söğüdün altındaki bankta oturup karşı kıyıda kırkayak şeklindeki koca bir uçurtmayı uçurmaya çalışan çocukları seyrettiler. Sağ taraflarında iki yüz metre ileride, ağaca bağlanmış bir eşek hızlı hızlı kuyruğunu sallıyordu. Sahibi, çimenlere uzanmış, sinekler rahatsız etmesin diye kasketiyle yüzünü kapatmış, uyukluyordu.
Ağaçlardan, rüzgârla ortalığa yayılan kavak tohumları düşüyordu. Mai Dong, birden elini uzatıp Manna’yı omuzlarından kavradı ve öpmek için kendine çekti.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdı Manna geriye sıçrayarak.
Ani hareketi sudaki yaban ördekleriyle kazları ürkütmüştü. Mai’nin niyetini anlamamış, onun adi çapkınlar gibi yakışıksız bir davranışa kalkışacağını düşünmüştü. Daha önce kimse onu öpmemişti. Adam şaşkınlıkla mırıldandı, “Seni bu kadar sinirlendirmek istememiştim.” “Bunu sakın bir daha tekrarlama.” “Tamam. Yapmam.” Genç adam dönüp çimenlere tükürdü, incinmiş görünüyordu.
O günden sonra, Manna bir daha böyle suçlamalarda bulunmasada, onun kendisine yaklaşma çabalarına metanetle karşı koydu. İffet ve şerefi, arzularına yenik düşmesine izin vermiyordu. Genç kadının direnmesi, Mai’nin ona olan aşkını daha da alevlendiriyordu. Sonunda, Manna’nın gölgesiymiş gibi hep kendisini izlediğini ve her an onu düşünmekten kendini alamadığını söyleyiverdi. Bazı geceler, beline 1951 model tabancasını takıyor, saatlerce tek başına karargâhın çevresinde dolaşıp duruyordu. Onu ne kadar özlediğini, kaç geceyi bir sağa bir sola dönerek onu düşünmekle geçirdiğini ancak Tanrı bilirdi. O kadar çaresizdi ki, Manna’nın mezun olmasına iki ay kala, ona evlenme teklif etti. Hiç gecikmeden, hemen evlenmelerini istiyordu.
Manna, her ne kadar kendisi de her gece bir iki saat onu düşünüyorsa da, Mai’nin aklını kaçırdığını düşündü. Sabahları başı ağrıyor, okulda kötü notlar alıyor ve kendine kızıyordu. Durduk yere parlıyor, hıncını başkalarından çıkarıyor, çevrede kimse olmadığı zamanlar gözleri dolu dolu oluyordu. Birbirlerine duydukları aşk ne kadar büyük olursa olsun, ani bir evlilik söz konusu bile olamazdı. Mezun olacağı zaman nereye gönderileceğini bile bilmiyordu. Büyük bir olasılıkla, Mançurya yada İç Mongolya’daki uzak bir birliğe giderdi. Üstelik şu anda yapacağı bir evlilik, bir aşk ilişkisi yaşadığını ortaya çıkarırdı ki, bu cezalandırılmalarına neden olurdu. Çarptırılacakları en hafif ceza, okul idaresinin onları mümkün olduğunca uzun bir süre birbirinden ayrı tutması anlamına gelirdi. Geçmiş
yıllarda, liderler pek çok âşığı, özellikle birbirlerinden ayrı yerlere tayin etmişti. Mai Dong’un kendisine yaptığı teklifi, iyi kalpli, pek çok öğrenci tarafından bir ağabey gibi görülen ve evli bir adam olan, öğretmeni Lin Kong’dan başkasına söylemedi. İçinde bulunduğu durumda tarafsız bir görüşe gereksinim duyuyordu. Lin, böyle bir zamanda evlenmenin aptalca olduğu konusunda ona hak verdi. Manna’nın mezun olmasını bekleyip ne yapacaklarına ondan sonra karar verseler çok daha iyi olurdu. İlişkilerini bildiğini kimseye söylemeyeceğine, ayrıca kendisine sorulduğu takdirde tayin konusunda, onlara yardım edeceğine de söz verdi.
Manna, Mai Dong’u hemen evlenmemeleri konusunda ikna etti ve eninde sonunda onun karısı olacağına yemin etti. Mezuniyet günü yaklaştıkça, Manna’nın Muji’ye atanacağını umarak huzursuz bir beklenti içine girdiler.
Mai çok tedirgindi; çaresizliği Manna’ya olan aşkını daha da güçlendiriyordu.
Mezuniyet günü Manna, hastanenin Medikal Bölümü’ ne hemşire olarak atandığını ve 24′üncü dereceden teğmen olarak görevlendirildiğini öğrendi.
Mai Dong ile Manna’nın bu iyi haber yüzünden duydukları mutluluk uzun sürmedi. Bir hafta sonra Mai’nin telsiz istasyonunun, Mu-ji’nin yüz kırk kilometre kuzey-doğusunda, Rusya sınırına çok yakın olan Fuyuan’daki yeni bir alaya nakledileceği haberi geldi.
“Paniğe kapılma,” dedi Manna. “Sen çalışmana bak. Ben seni beklerim.”
Evet, karşısındaki adamın kalbi kırık olabilirdi, ancak Manna onun aynı zamanda zavallı biri gibi de göründüğünü fark etmişti. Mai’nin felaket zamanlarında güvenebileceği, güçlü bir erkek olmasını çok isterdi, çünkü hayat beklenmedik talihsizliklerle doluydu.
“Ne zaman evleneceğiz?” diye sordu Mai.
“Yakında, söz veriyorum.”
Manna böyle söylüyordu, ama Mai’nin bir daha Muji’ye dönüp dönemeyeceğinden emin değildi. Bir süre beklemek çok daha iyi olacaktı.
Gitme zamanı yaklaştıkça, Mai Dong daha da hüzünleniyordu. Birkaç kez terhis olup, Şanghay’ya dönmekten bile söz etti, fakat Manna her seferinde onu caydırmayı başardı. Böyle bir durumda, onu Çin’in iç bölgelerindeki demiryolu inşaatında, yada bir petrol alanında görevlendirerek cezalandırabilirlerdi. Birbirlerine ne kadar yakın kalsalar o kadar iyiydi.
Manna onu Kışla’nın kapısından çıkarken gördüğünde, eldivenlerini yanına almayı unuttuğu için, ellerini nefesiyle ısıtmakla meşguldü. Mai’nin vermek istediği kürklü eldivenleri, daha sonra kendisinin ihtiyacı olacağını söyleyerek geri çevirdi. Mai telsiz aletlerinin yüklendiği kamyonetin arka kapısında ayakta duruyordu. Yeşil giysisi kar ve buzla . örtülmüş, griye dönüşmüştü. Kamyonetin üzerindeki uzun anten rüzgârla eğilip bükülüyor, bir an kopup gidecekmiş gibi oluyor, sonra tekrar düzeliyordu. Kar yağışı artmış, soğuk dondurucu bir hal almıştı. Mai, Manna’nın nasıl biri olduğunu merak ederek kamyonetin camlarına üşüşen adamlarına emirler yağdırırken, ağzından çıkan nefes donup yüzünde asılı kalıyordu. Bir adam kamyonetin dışında, kaygan dağ yollarına tırmanabilmeleri için gerekli olacak iri tahtaları yüklüyordu. Sürücü arka tekerlekleri tekmeleyerek, taktıkları zincirlerin güvenli bir şekilde bağlanıp bağlanmadığını kontrol etti. Deri şapkası bembeyaz olmuş, kar tanelerinden görünmez hale gelmişti.
Kamyonet uzaklaşırken, Mai Dong sanki onu da çekip götürmek istercesine, kolunu arka camdan dışarı çıkartmış, el sallayarak Manna’ya hoşça kal diyordu. Aslında ‘Beni bekle, Manna!’
diye bağırmak isterdi, fakat adamlarının yanında buna cesaret edemedi.
Onun acıyla büzülmüş yüzünü gören Manna’nın gözleri yaşlarla dolmuştu.
Ağlamamak için dudaklarını ısırdı.
Muji’de kış uzun sürerdi. Mayıs ayının başlarına kadar yerden kar kalkmazdı. Nisan ortasında, Shonghua Nehri açıldığında, halk park sıralarına üşüşür, rüzgârın siyaha çalan yeşil suda kocaman buz kütlelerini oradan oraya sürüklemesini izlerdi. Kollarına birer sepet takan erkek çocuklar yüzen buzların üzerinde sekerek yürür, ilkbahar akıntılarıyla sersemleyerek buz kütlelerine çarpıp ölen, turna, alabalık, sazan, mersin ve kedi balıklarını toplardı. Ana boğaz buzlardan temizlendiğinde, hâlâ iskelede duran buharlı gemiler, nehir boyunca bir aşağı bir yukarı gider gelirler, uzun uzun düdük çalarak seyircilerini selamlarlardı; çocuklar da gemidekilere seslenir, el sallardı.
Sonunda ilkbahar geliverdi. Kavak ağaçlarından dökülen pamukçuklar havada uçuşuyor ve kimi zaman o kadar yoğunlaşıyordu ki, sokakta yürürken insanların ağzına burnuna giriyor, ancak sallanan ellerle yüzlerden uzaklaştırılabiliyordu. Leylak çiçeklerinin keskin ve insanı zevkten sarhoş eden kokusu çevreyi sarmıştı. Yine de yaşlı insanlar kürklerine veya müflonlu pamuktan yapılmış giysilerine sarınıyorlardı.
Üzerinde yer yer sarımsı, cılız otlar çıkmış, geniş topraklardan güneş
vurdukça mora çalan bir buhar yükseliyordu. Kayısı ve şeftali ağaçları, arılar dokundukça daha da şişkinleşen tomurcuklarla bezenmişti. İki hafta içinde yaz başladı. Buralarda ilkbahar o kadar kısa sürüyordu ki, Muji’de yaşayan insanların sadece üç mevsim gördükleri söylenebilirdi.
Manna, Mai Dong’a yazdığı mektuplarda^ Sanki genç adam hiç bu şehirde yaşamamış gibi, bu mevsim değişikliklerinden bahsediyordu. Mai her zamanki gibi, sınırdaki hayatından yakınıyordu.
Askerlerin çoğunda, yeterince sebze yiyemedikleri için gece körlüğü başlamıştı. Barakalarında yıkanamadıkları için hepsinin çamaşırlarında bit vardı. Bütün bir kış ve ilkbahar boyunca sadece iki film seyredebilmişti.Tam on dört kilo kaybetmiş, adeta iskelete dönmüştü.
Manna, onu rahatlatabilmek için her ay küçük bir torba fıstık gevreği gönderiyordu.
Bir Haziran akşamı, Manna ile iki hemşire, Sağlık Merkezi’nin arkasında voleybol ağını geriyorlardı. Posta ve gazete dağıtımından sorumlu olan asker Benping, yanına gelip ona bir mektup uzattı. Mektubun Mai Dong’dan geldiğini gören takım arkadaşları, “Ooo, bir aşk mektubu,” diye bağrışarak onunla alay etmeye başladılar.
Manna zarfı açtı ve ilk iki sayfasını okurken şoka girdi. Mai Dong, artık sınırdaki yaşama dayanamayacağını söylüyor, terhis edilmek istediğini ve isteğinin kabul edildiğini anlatıyordu. İklimin daha ılıman ve yemeklerin daha iyi olduğu Şanghay’a geri dönecekti. Onu asıl yıkan, Mai’nin Şanghay’daki bir mağazada tezgâhtarlık yapan kuziniyle evlenme kararını öğrenmesi oldu. Böyle bir evlilik olmaksızın, metropolde iş bulması ve orada oturma izin kartını alması olanaksızdı. Aslında terhis olmak için başvurmadan önce, kızla çoktan nişanlanmıştı. Kendisi şehrin içinde değil, banliyölerden birinde doğduğu için Şanghay’a gitmesine asla izin verilmezdi. Manna’dan özür diliyor, onun kendisinden nefret etmesini ve kendisini unutmasını istiyordu. Manna’nın ilk tepkisi uzun bir süre sessizliğini korumak oldu.
“İyi misin?” diye sordu Hemşire Shen. Manna başını salladı ve hiçbir şey söylemedi. Sonra üçü de onları bekleyen oyuna geri döndüler.
Genellikle pek iyi oynayamayan Manna bu kez o kadar güçlü atışlar yaptı ki, arkadaşları onu ilk kez ‘bravo’ diyerek alkışladılar. Yüzü ter ve gözyaşından yapış yapış olmuştu. Gelen topu kurtarmak için atlayınca, çakıl kaplı voleybol sahasında yere kapaklandı ve sağ kaşı açıldı. Seyirciler kendisini yere atma pahasına yaptığı kurtarışı alkışlarken, Manna toparlanmaya çalışıyordu ki, alnından sızan kanı fark etti. Devre arasında takım arkadaşları kliniğe gitmesini ve yarasını temizletmesini söylediler.
Manna ikinci yarıda dönmeyi planlayarak onlardan ayrıldı, fakat yolda fikrini değiştirdi ve doğruca yatakhaneye koştu. Yüzünü sadece yıkamakla yetindi ve yarayı bandajlamaya bile kalkışmadı.

Bir önceki yazımız olan Evernight Akademisi 1 – Sonsuz Gece başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir