" Aşk Hastası | Kitap oku

Aşk Hastası

By on Temmuz 5, 2017

“Aşk nedir?” sorusuna karşılık olarak verilmiş bir sürü cevap vardır, ama içlerinden ‘bir tür hastalıktır’, muhtemelen sıklıkla karşılaşılan tek cevaptır.

Böyle bir cevap yerine göre alaycı, komik veya absürd olarak nitelendirilebilir. Büyük ihtimalle çoğu insan bu cevabı ciddiye dahi almaz. Yine de bu cevabı tıp bilimi bin yıldır kabul ediyor ve modern bilim teorilerini de göz önünde tutarsak aslında cevap çok da uygun. Aşkın bir tür hastalık olduğu yanıtı, bize niye aşık olduğumuz ve aşkı neden, hissettiğimiz biçimiyle hissettiğimiz hakkında çok önemli ipuçları sunabilir.

Bizim de göreceğimiz gibi, hastalık benzetmesi çok aydınlatıcı bir temele dayanmaktadır. Eğer gerisinde yatan ince mantığı izlersek şu gibi sorulara cevap verebiliriz: Erkekler niçin kadınlara nazaran daha çok âşık olurlar? Neden kadınlar, erkeklere oranla aşka daha derinden esir olurlar? Neden bütün âşıklar eşlerini – en azından belli bir süre boyunca – güzel görürler (gerçekte nasıl göründüklerine aldırmadan)? Neden insanlar aşık olduklarında şiir yazmak isterler (daha önce hiç yazmamış olsalar bile)? Neden insanın kalbinin kırılması bu kadar acı vericidir? Ve neden vahşi, tutkulu aşklar çok kısa ömürlü olur?

***

“Aklî Bir Hastalık Olarak Aşk”

Bu kitap, baskı için film çıktılarının hazırlandığı gece ölüm haberini aldığımız, bu kitaba da sayısız katkıları olan, yayın danışmanımız Nesrin Solmaz Adalı’ya ithaf olunur. Nur içinde yatasın güzel kadın…

Altın Bilek Yayınları

İLK GÖZLEM

Harley Sokağı, merkezi Londra nisan ayında güneşli bir sabah.

Genç adam her bakımdan tükenmiş görünüyordu insanı diri tutan o enerjiden yoksun kalmıştı. Kanepeye yığıldı ve oturur gibi dururken vücudunun neredeyse ya-tay bir pozisyona kaymasına izin verdi. Arada bir kımıldamaması söylenen hırçın çocuklar gibi ayakkabısının to-puklarını yere vuruyordu. Gözlerinin altındaki gölgeler-den, bir haftadır karanlıkta, endişe içinde, uykusuz geceler geçirdiği belliydi. Ona birkaç soru sordum ama onunla bir türlü iletişim kuramadım. Verdiği cevaplar sade, bilgilendirici niteliği olmayan, uzun ve sıkıntılı duraksamalarla bölünmüş türdendi. Bu duraksamalar, bir Pinter oyunundaki kadar cesaret kırıcıydı. Sırf, daha ne kadar suskun kalacağını görmek için, kendi konuşma isteğimi dizginledim. Koltuğuma yaslandım ve bekledim. Hiçbir şey olmadı. Aklının bir şeye takılı olduğu besbelliydi. Benim haricim-de başka bir şeye yoğunlaşmıştı bakışları. Beni şaşırtan, dudaklarının kıpırdadığını fark etmem oldu anlayamadığım sözler söylüyordu. Ya yaptığı bir konuşmayı tekrarlıyor, ya da yapacağı bir konuşmanın provasını yapıyordu.

Sadece birkaç hafta öncesinde çok farklı bir kişilikti. Kapıdan içeri fırtına gibi dalmış, elimi coşkuyla sıkmış ve odamı derin bir gülümsemeyle aydınlatmıştı. Hiç de yol gösterilmeye ihtiyacı olan biri değildi. Çok akıcı bir dille konuşup, konuşmasını da abartılı el hareketleriyle süslemişti. Neşesi çok hararetliydi. Kafasında planlar ve fikirler kaynıyordu.

Fakat on dört gün sonra fırtına dinmişti. İçine kapanık, neşesiz ve bitkindi. Suratı balmumu gibi erimişti ve gözlerinde parıltıdan eser yoktu.

Derdi neydi?

Âşıktı.

Birlikte olduğu kişi, ilişkilerinin düzeyiyle ilgili şüphelerini dile getirmişti. Onu da beraber konuşabileceğimiz bir seansa davet etmiştim ama o gelmeyi reddetmişti. Çoğu açıdan bulunduğu konum anlaşılabilir durumdaydı. Birbirlerini hiçbir zaman gerçekten mutlu etmeyi başaramamışlardı. Neticede seans yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Tek tük cevaplar, kelimelere; onlar da, akıcı bir konuşmaya dönüştü “Benden ayrılamaz,” dedi. “Benim hissettiğim gibi hissedemezsin ve bu da hiçbir anlam ifade etmiyor.”

Ona devam etmesini ifade eden bir işarette bulundum.

“Eğer bir şeyi bu kadar güçlü hissediyorsanız,” diye fısıldadı, “Bu kadar içten, o zaman her şeyin yolun-da gitmesi gerek. Bu duygulara karşılık vermesi gerek öyle değil mi? Hiçbir şeye inanmam Tanrı’ya veya onun gibi şeylere ama aşka inanırım.”

İkimizin arasında bulunan halının üzerine düşen ışık demetlerine bakakaldı.

“Dün akşam,” diye devam etti, “Yatakta uyanık uzandım, uyuyamıyorum. Orada yatıp onu düşünüyorum. Beni istemesini diliyorum. Beni sevmesini diliyorum.”

“Sence bu işe yarar mı?” diye nazikçe sordum.

Başını kaldırdı.

“Kulağa aptalca geliyor biliyorum, ama evet… Bence yarayabilir. Bize hep böyle öğretildi zaten, değil mi? Aşk elbet bir yolunu bulmaz mı?”

Gözlerinde bir umut parıltısı belirdi.

Onu yüreklendirmek niyetinde değildim bağlandığı tek umudun da yıkılmasına neden olmak istemiyordum.

Tarafsız bir biçimde, “Evet,” dedim. “Bize hep öyle öğretildi.”

Birdenbire, silik gözleri hışımla parıldadı.

“Ve sen buna inanmıyorsun?”

Sanki beni suçluyordu.

“Bazen birini ne kadar seversen sev, sana karşılık vermez,” dedim bıkkınlıkla.

Gözlerinin gerisindeki ışık titredi ve söndü. Bilinci, üzüntüsü yüzünden ağırlaşıp çökmüş gibiydi. Yan odadaki dişçiye gelen çocukların seslerini duyuyordum.

“Eğer beni terk ederse, ne yaparım bilmiyorum.” Kelimeler ağzından usul usul döküldü. “Onsuz bir hayat hayal etmek çok güç.”

“Peki ne yapacaksın?”

Hiçbir şey söylemeden başını salladı.

Görüş alanına girmek için öne eğildim.

“Onu bu kadar sevmeni sağlayan özelliği ne?”

“Güzel,” dedi duraksamadan, “Çok güzel,” diye de kızın güzelliğini küçük görmeyeceğimden emin olmak için tekrarladı.

“Peki ya başka?”

“Başka? Size, kelimelerle aktarabileceğim bir şey olduğunu zannetmiyorum bunun.”

“Niye ki?”

“Tamam o zaman, bu size aktarmak istemediğim bir şey. Aşk, didik didik edebileceğimiz bir şey değildir.”

Kızın görüntüsü gözünde romantizmin ulu ve anlaşılmaz güçleri tarafından yükseklere taşınmıştı ve bunu sorgulamak saygısızlıktı.

“Birkaç seans önce, onun sana çok ağır laflar ettiğini söylemiştin,” diye devam ettim.

“Evet. Son zamanlarda çok tartışıyoruz.”

“Ağır laflar ettiğinde onun hakkında neler düşünüyorsun?”

“Yine aynı şeyleri. Onu seviyorum.”

“Söyledikleri haksız veya acımasızca olduğunda bile mi?”

“Bakın, aşk hoşlanmakla ilgili değildir. Birini seviyorsanız seviyorsunuzdur o kadar. Her neyse.”

“Ondan daha çok hoşlanman iyi olmaz mıydı?”

“Tabii ama insan kime âşık olacağına kendisi karar veremiyor ki.” Yine uzun bir sessizlik araya girdi.

Gözlerini kapadı ve yumruklarını sıktı. Bir gözyaşı damlası, gümüşten bir iz bırakarak yanağından aşağı aktı.

“Özür dilerim,” dedi hemen.

“Evet, ben de.”

Bir mendil çıkarıp burnunu temizledi. Gözlerimiz tekrar karşılaştığında, ifadesinde farklı bir şeyin izi vardı. Daha hafif bir şeyin.

“Size bir soru sorabilir miyim?”

“Tabii ki,” dedim.

O kadar güçlü nefes alıp verdi ki not defterimin sayfaları oynadı.

“Aşk…” devam etmeden biraz durdu, “Nedir?”

Kafamı salladım, böyle kapsamlı bir soruyla cebelleşmek istemiyordum. İfadesi hayal kırıklığına dönüştü. Benden gerçekten bir cevap bekliyordu.

“Aşk…” diye başladım ama duraksadım.

Ona bakıp, klinik ve hastanelerdeki diğer hastalar aklıma geldikçe içimden, “Aşk, zihinsel bir hastalıktır,” demek geçiyordu. Fakat bu isteği bastırdım.

Cümleme, “Psikologlar aşkı güçlü bir duygusal bağ olarak tanımlıyor,” diye başladım. Hiç de etkileyici bir cevap değildi. Kelimeler boştu ve havada kalmıştı. İçi boş bilimdi bu.

Pek tatmin olmuşa benzemiyordu, açıkçası ben dahi olmamıştım.

Dile getirmediğim ilk yanıtım hâlâ kafamın içinde dolaşıyordu.

Aşk, zihinsel bir hastalıktır.

Bu, ona sunduğum saygın cevaptan çok daha doğru ve içten bir cevaptı. İnce gerçeklerle doluydu.

Aşk ve delilik arasındaki ilişkiyi düşündüm.

Bir bal arısı pencereyi tıkırdattı.

Bahar gelmişti. Danışma odasının dışında, Regent Parkı genç insanlarla dolup taşmış olmalıydı. El ele tutuşan çiftler, gölün etrafında miskin miskin dolaşıyordu, hava da çilek kokuyordu muhtemelen. Birileri bir yerler-de radyoyu açacaktı ve aşk şarkılarının sesi suyun ötesine taşınacaktı……

Bir önceki yazımız olan Turkiye’de Kamu Kesimi başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir